May 14, 2011

Eurovision ya da Örovizyon. Başka bir deyişle: Yuroviijın.

   Sonunda Eurovision gecesi geldi çattı! Açık konuşmak gerekirse, ben bütün yıl bu geceyi bekliyorum. Bu yıl, elenmiş bile olsak yine de merakla izliyor olacağım.
   Eurovision geceleri bizim evin genel görüntüsü her sene aynıdır. Bütün aile izlemeye başlarız ama sonuna kadar dayanıp izleyebilen bir tek ben olurum. Program bittiğinde babam büyük ihtimalle gidip yatmış, annem de koltukta uyuyakalmış olur. Annemi uyandırdığımda söylediği şey de hemen her sene aynı: "Hı? N'oldu? Kazandık mı?"
   Bir de, Eurovision deyince Gülse Birsel'in yazısı gelir aklıma. Tam ne zamandı hatırlamıyorum ama, geçen yazlardan birinde plajda okuduğum, bu yüzden de sayfalarının arasında hâlâ kum taneleri olan ve bazı sayfalarında güneş yağı lekeleri bulunan Yolculuk Nereye Hemşerim? kitabındakı yazısı. Normalde olsa yazmaya üşenirdim ama Gülse'ciğim söz konusuyken -ve ben kitaplarını kim bilir kaç kere tekrar tekrar okumuşken- duramadım, yazdım gitti!

"Yuroviijın Song Kontest!

   Bence 70'li ve 80'li yıllardaki hâlimizi en iyi özetleyen unsurlardan biri Örovizyon Şarkı Yarışması'ydı. Kapalı, az tanınan, yabani bir Türkiye'nin ateşle imtihanı! Kendini anlatamayan, ama anlatmak için ümitsizce çabalayan bir milletin yılda bir kere gelen şansı!

    Niye öyleydi bilmiyorum ama, 70'lerde ve 80'lerde çocuklar için pek mühimdi Örovizyon!
   Şahsen, asıl amacı Avrupa Televizyon Birliği'nin test etmek olan, ama nasılsa milli davamız haline gelen bu şarkı yarışmasını dikkatle takip eder, hatta videoya kaydedip tekrar tekrar izlerdim. Belki dünyanın başka yerlerinde oturan insanların neye benzediğini, nasıl konuştuğunu görmek için.
    Aile efradının en temel eğlencelerinden biri haline gelmiştim bu özelliğimle:
   -Gülse, hadi bu seneki Finlandiya şarkısını söyle bakalım!
   -Nuku pom, nuku pom, nuku pommin lay lay lay lay!
   -Güzel, kaçıncı oldular peki?
   -Sondan altıncı!
   -Şimdi de Hollanda'yı söyle!
   -İk hauuuuu van yauuuuuuuuu!
    Çocukların gerekli bilgileri unutup, gereksiz bilgileri en ince detayına kadar hafızalarında biriktirebilme gibi bir özellikleri vardır.
   Çocuğa sokaktan eve gelmesi gereken saati, ödevini yapmasını, spor çantasını eve getirmeyi hatırlamasını, çarpım tablosunu öğretemezsin! Ama bütün Pokemon ekibinin ismini ve tarihçeleriyle karakter özelliklerini ezbere bilir! Yanılıyor muyum?
Ben de aynen öyleydim işte. Coğrafyayla, tarihle ilgili bir sürü bilgi sınavlar biter bitmez beynimin kara deliğine girip kaybolmuş! Şimdi şimdi okuyarak tamamlamaya çalışıyorum. Ama Dallas'ın bütün karakterleri aklımda! Cliff Barnes'den Kahya Ray'e kadar, ikinci derece önemli olanlar bile. İdolümse Lucy Ewing'di nedense! Ancak ilkokulda bile Lucy Ewing'den daha uzundum ve bu biyolojik "şanssızlık" yüzünden, üçüncü sınıfta Lucy olmaktan vazgeçip Charlie'nin Melekleri'ndeki Kelly'e geçiş yaptım!
   Okulda şarkılarla ilgili kavga edip, birbirimize girdiğimizi hatırlıyorum! Sadece bununla da kalmazdı. O dönemin pop starları arasında Örovizyon'a katılan Avrupalı şarkıcılar olurdu! Johnny Logan konserine gitmişliğim vardır mesela! 12 yaşındaydım. Mahsar Fuat Özkan, Nilüfer ve Johnny Logan'dan oluşan üçlü konser! Şan Sineması'nda. Arada da Çiğdem Tunç çıkıp sunuş yapıyor ve dans ediyor!
   Sadece Johnny Logan olsa iyi. Bir sene Yugoslavya adına katılan Daniel'in bütün genç kızların sevgilisi olduğunu hatırımda. İş o kadar büyüdü ki, adamcağız Türkiye'ye konsere geldi ve gösterilen ilgiye kendisi de şaşırdı.
    Ne yazık ki Daniel'in soyadı Popoviç'ti ve biz Danielseverler olarak, Daniel sevmeyen kızların münasebetsiz esprilerine ancak bir yere kadar dayanabildik! 
   Sadece çocuklar değil, büyükler de duygusal anlar yaşardı Örovisyon geceleri. Bizim şarkı bittikten sonra rakı açanlar, gözleri dolanlar. "En azından Türk insanının böyle çarşaflı falan değil de çağdaş bir kişi olduğunu dünyaya gösterdik"çiler.
     "Göstermek" önemliydi o yıllarda. "Kendimizi" veya "onlara günlerini" göstermek için, Türkiye'nin en kapalı, en uzak, en yabani yıllarında, sadece iki platform vardı: Milli maçlar ve Örovizyon!
Şimdi o yıllara bakınca görüyorum ki, her şeyi bir kenara bırak, hem futbolumuz, hem müziğimiz çok gelişmiş!
    Zira milli maçlarda 3-0 yenilgi bile memnuniyet verici olurdu zaman zaman. Futbolcularımızın birer Beckham kopyası gibi havalı, şık, cool, trilyoner ve manken meraklısı değil, çoğunlukla gayet gariban ve kara kuru olduğu yıllardı.
  Müziğe gelince... Uzun uzun anlatmaya gerek yok, "Opera" desem o dönemi bütünüyle özetleyecektir sanırım!
   Bu "kendimizi anlatma" gayreti, Yurovijın Song Kontest'in tanıtım filmleri bölümünde zirveye çıkardı!
   Alt tarafı şarkıyı tanıtan bir videoklip yahu! Kimi ülkeler sahnede grubun şarkıyı söylemesini çekip gönderirdi. Bizse Türkiye'nin tarihi, turistik, gastronomik ve insani güzelliklerinin hepsini bir araya sığdırmak için kendimizi paralardık. Şak Efes, şak camiler, şak İstanbul silueti, şak Topkapı Sarayı, Kapadokya, Adalar, Anıtkabir, Galata Kulesi, Kızkulesi, plajlarımız, Dolmabahçe Sarayı, şak baklava, şak dansöz, şak şiş kebap! Hatta yetmedi şak Ajda dansöz kıyafetleriyle Topkapı Sarayı'nın damında! Ne oldu, ne bitti, bu kim, ora nere derken şarkı biterdi!
    -Keşke deniz kenarında biraz daha şeyapsalarmış. Hayır, turist gelirdi, adamlar yüzmek istiyor!
    -Bence Pera Palas'ı koymaları lazımdı. Agatha Christie'nin kaldığı otel yani, İngilize çok hitap ederdi.
   Tabii, İngiliz de aniden Pera Palas'ı bizim tanıtım filminde görünce, "Ooo, Agatha Christie'nin kaldığı otel, hemen Türkiye'nin şarkısına oy vermeliyim" diye telefona sarılacak!
    Ki zaten o dönemde telefonla oylama da yoktu. Sanırsam bütün ülkelerde "halk jürisi" dediğimiz, on on iki kişiden oluşan, ülkenin "Yuroviijın karar mercii" puan verirdi!
   Hatırlarsanız bu, diyelim ki on iki kişiden oluşan bizim jüri, şarkı yarışmasının gecesi, haberlerden sonra TRT'de başlayan bir programla ülkeye tanıtılırdı. Halk jürisi(!) kadın ve erkeklerin eşit oranda temsil edildiği, herkesin üniversite mezunu ve profesyonel, ayrıca takım elbiseli veya döpiyesli olduğu, doktor, avukat ve mihendislerden oluşan, genellikle klasik müziği hobi edinmiş bir grup! Halk işte canım! Adeta Türkiye'nin bir kesiti!
    Puanlama sırasında da milli maç psikolojisi yaşanırdı. Küfür, bağırış çağırış, "komşu"ya iyi niyetler!
    Alt katta oturan teyze, puanlama sırasında, tansiyonu yükseldiği için, gidip yatak odasında volta atarak vakit geçirirdi! Beş on dakikada bir gelip, sonuçları öğrenip, "Ahlâksızlar" diye söylene söylene geri giderdi! En başarılı sonucumuz sondan sekizincilik falan olduğu için, hep o teyze haklı çıkar, kimilerince "Vallaha bir daha katılmamak lazım buna" diye de desteklenirdi kendisi. O yüksek tansiyonla hâlâ turp gibi yaşıyor bu arada!
    Onun için de, 80'li yıllarda doğmuş olanlar, Sertab Erener, arkasından Athena başarılarının bizim için ne demek olduğunu anlayamazlar!
    Bu seneki şarkımız çok parlak bulunmadı kimilerince. (Neşe, burada araya girer. Gülse'ciğim burada Rimi Rimi Rey'den bahsediyor.) O kimilerinin arasında ben de varım, hatta en önde bayrak taşıyorum!
    Ama bütün bu anlattıklarımın "anı"ya dönüşeceğinden eminim.
Artık kimse "Politik sebeplerden hakkımızı yediler" demeyecek. Sokaklar Örovizyon geceleri boşalmayacak.     Kimsenin tansiyonu yükselmeyecek. Haftalarca yorum yapılmayacak.
Bir daha hiç 0 puanla sonuncu olmayacağız, olsak da umursamayacağız.
Ve yavaş yavaş, artık hiçbir şey, o zamanlardaki gibi olmayacak."

Benim Eurovision'daki gelmiş geçmiş şarkılarımız içindeki favorim ise bu şarkı:


Şimdiden herkese iyi seyirler.

3 comments:

deeptone said...

yazını çok sevdim. hiç aklımda yoktu. bu akşam olduğunu da bilmiyordum. ama dinlicem artık akşam. senin ev anın da hoş, gülse'nin yazısı da, dinle şarkısı da güzelmiş, diğer eski şarkılar da çıktı, dinledim.

:)

Alice said...

bugüne kadar gelmiş geçmiş en iyi eurovision şarkımızdı bence :)

Neşe said...

deep, artık eskileri kadar güzelleri yapılmıyor maalesef:) ve tabi Türkçe de...

unicorn, değil mi:) bence de öyle:)