Oct 28, 2012

karikatür gibi insanım vesselam.

Rüyayla gerçeği karıştıran insanı anlarım. Yeri gelir, hak da veririm. Rüyası çok gerçekçidir, bilinçaltı karmaşıktır vesaire... Ama rüyasında dinlediği şarkıyı sabahın beşinde uyanıp söylemeye devam eden bir bendenizi anlayamıyorum. Hayır, tamamen kendime geldiğimde ben bile garipsedim durumu; odada biri olsa yaşayacağı şoku düşünemiyorum. Kapkaranlık bi' oda. Uyuyan bir insan evladı. Bir anda doğrulup gözler kapalı vaziyette şarkı söylemeye başlıyor falan.
(Söylediğim şarkı da şu yalnız.)
Zaten nasıl bir bilinçaltına sahipsem artık, ondan önceki gece de arkadaşım yere düşüp kırılıyordu. Evet, kırılıyordu. Boynu kırılıp yüzü sırt tarafa dönüyordu falan, pis pis işler. Ve ambulans bulamamamız dolayısıyla kızın parçalarını toplayıp trenle hastaneye gitmeye çalışıyorduk. Buraya kadar okuduklarınız çok da anormal gelmedi mi? Peki, kucağımda arkadaşımın parçalarıyla bindiğim trenin lunaparklarda bulunan ve aynı raylarda dolanmaktan başka pek bir işe yaramayan o kocaman korku trenlerinden olduğunu söylesem? 
Tanrım, lütfen Neşe'ye biraz akıl fikir..........
Kendimim diye istiyorsam n'olayım.

Başlığa atfen: Ersin Karabulut arkadaşım olsa, Sandık İçi için malzeme sıkıntısı gibi bi' derdi kalmazdı adamın.

Oct 26, 2012

Bir saçma sapan insan olarak: Neşe.

"Aman neyse şimdi bu kadarcık şeyi sorun edip canını sıkmayayım." diyerek görmezden geldiğim şeyler bir araya gelip günün birinde ağzımdan o kadar kırıcı şekilde çıkıyor ki karşımdaki sadece can sıkıntısıyla kalabilmiş olmayı yeğleyecek hale geliyor. Ve bir sinirle söylemeye başladıklarım, muhabbet tartışmaya kaymaya başladığında canımı öyle bir sıkıyor ki devam edesim gelmiyor.

Oct 24, 2012

oldies goldies hesabı.

Bazı insanlar var,
son görüşmenin üzerinden yıllar geçse de unutulmayacak ve değerinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan. ve aynı şekilde sizi unutmayacak... bu insanlar ki bir zamanlar çok şey paylaştığınız ve kardeş gibi sevdiğiniz. artık bir şey paylaşmayacak bile olsanız, asla eskimeyecek olanlar. çünkü gittiğiniz her yerde, yüzünüze yerleşen her tebessümde varlığını devam ettirecek, karşınızda oturan insanın çayına attığı iki şekerde bile aklınıza gelebilecek olan. sonra bi' gün. haftalar, aylar, yıllar sonra bi' gün. karşı karşıya geldiğinizde, hâlâ aynı, hatta belki özlemin etkisiyle daha da artmış, sevgiyle koşup boynuna sarılabileceğiniz harika insanlar.
işte onlar. iyi ki ama iyi ki varlar.

Sonra başka bazı insanlar var,
hayatınızın bir döneminde en baş köşeye oturttuğunuz. hatta bunu belki kendinize bile çaktırmadan, içten içe yaptığınız. önce çok mutlu olmanıza, sonrasında mutsuzluktan ölecekmiş gibi hissetmenize neden olmuş olan insanlar. 
ya da insan. 
hayatımıza bu şekilde kaç kişiyi dahil edebiliriz ki zaten? muhtemelen en fazla bir. 
hayatınızdan çıktıktan sonra bile gitmesine asla izin vermediğiniz, bazen bir şeyin tetiklemesiyle bazense öylece aklınıza geliveren -ve beraberlerinde günler sürecek sıkıntıyı peşlerinde sürükleyen- insanlar. her şeye rağmen kötü sıfatları kendilerine yakıştıramadığınız, "hayatıma girmeseydi daha iyiydi!" diyemedikleriniz. 
onlar da, belki de bu yüzden, iyi ki varlar-dı.
keşke şimdi de olsalardı.

Oct 20, 2012

Ya hiç ya da iki ve üstü... Çocuk yani.

Biri anneme on sekizi geçtiğimi, hatta birkaç aya on dokuzu dolduracağımı söylemeli. Hatta söylemek yetmez, kafasını açıp bu fikri içine tıksın. Başka türlü kabullenemeyecek durumu zira. Üniversite için bir süre başka şehirde yaşayacağım diye çalıştığı şirketin İstanbul bürosuna geçme planları yapıyor ki muhtemelen tutacak planlar bunlar. Buraya kadar sıkıntı yok, tamam gelsin DE hayatını bana endeksli yaşaması çok sinir bozucu. Çocukluğumdan beri aile bireylerimle aramda hiçbir zaman sıkı bi' bağ olmadı benim. Bunun, bunca yıl sonra kurulmaya çalışılıyor olması ise iki kat sinir bozucu. Sokağa adımımı attığım ilk köşebaşında biri kolumdan tutup tecavüz edecekmiş gibi davranmıyor mu bir de............. Tamam böyle bi' ihtimal de yok değil, neticede Türkiye'de yaşıyoruz ama yani: Of! 
On dokuz yaşındaysanız ve tek çocuksanız hayat gerçekten çok zor. 
Hatta tek çocuksanız hayat hep çok zor!

Oct 18, 2012

"Hmm... Hangi grupları dinliyorsun mesela?"



Bizim neslin gençliği için bir dönem muhabbetin gidişatını belirleyici yegane soruydu bu. Cevap olarak da olayın muhatabı kişiler, üşenmez; tüm dinledikleri, sevdikleri ve hatta sadece popüler olduğu için ilgi gösterdikleri grupları tek tek sayardı. Sayardık yani. O dönem "müzik zevkim bir yana, diğerleri bi' yana" anlayışı hakimdi çünkü. (Çok eskide kalmış gibi konuşuyorum yalnız, şu an beni tanımayan ve bu yazımı okuyan biri tarafından otuzlu yaşlarında bir insan olarak hayal ediliyor olabilirim!) İnsanlar rap-rock diye ikiye bölünmüş, arada bir de satanist gözüyle bakılan metalciler türemeye başlamıştı. Öyle ki bu müzik zevkinin uyuşması durumu, küsleri barıştırabilecek nitelikteyken; uyuşmayan zevkler de kardeşi kardeşe düşürebilecek güçteydi. 

Şimdi doğruya doğru, benim de sevdiğim gruba laf söylediği için kavga ettiğim arkadaşım çoktur. Mesela orta sona giderken Tokio Hotel'in solisti Bill Kaulitz'e "top" diyen erkek arkadaş adayımı direk gözden çıkarmış, lise birde ise "Neden hep yabancı müzik dinliyorsun?" sorusuna, "Güzel Türkçe şarkı mı var? Göster dinliim yha!!!!1" şeklinde atar yapmıştım. Tabii o zamanlar Bill Kaulitz'in şimdilerde maymuna döneceğini ve ileride Yüzyüzeyken Konuşuruz, Replikas, DANdadaDAN, Büyük Ev Ablukada, Peyk, Baba Zula ve daha nice Türk grubunun tadına varacağımı kestirememişim. Hatta o-zaman-biri-çıkıp-"Günün-birinde-Sezen-Aksu-dinleyip-kederleneceksin-George."-dese-tepkim-n'olurdu-acaba? fantezisine girmeyeceğim, "Fak yu Michael." der geçerdim muhtemelen. Atarlı gencim çünkü, bi' karizmam var. Ha, ama şimdi gelse biri şu başlıktaki soruyu sorsa, üşenir Last.fm profilime yönlendiririm kendisini. YAŞASIN TEKNOLOJİ ÇAĞI! (Böyle söyleyince de çocukluğumu ve ilk gençlik yıllarımı taş devrinde yaşayıp sonra 21.yy'a ışınlanmışım gibi oldu. Şu an bu yazıyı okuyan beni tanımayan insan için saçma bi' profil çizmeye tam gaz devam ediyorum.)

Yalnız müzik zevkimin gelişim sürecine bakınca şaşırmamak elde değil; lâkin "Bir zamanlar bunlar varmış, sonra böyle olmuş, şunlar gelmiş." şeklinde grupları saymaya üşeniyorum. Ama kısaca o dönemin müzik dergilerince* popüler rock ve metal gruplarından; trip-hop, indie, folk, senfonik ve celtic metale  geçiş yapmışım olarak özetlenebilir. Gerçi bugünkü karışık kuruyemiş tabağı kıvamındaki müzik zevkimi tanımlamak da pek kolay iş değil. "Valla abi ben kulağıma güzel geleni dinliyorum." diyenden korkacaksın demişti birileri ve işte bu yüzden ben de diyorum ki: KORKUN BENDEN.

Bu arada, müzik zevkim havada ters taklalar atarak büyüyüp gelişirken veya daha doğru bir tabirle "evrimleşirken", değişmeyen şeylerden biri de HIM (bilhassa Ville Valo) sevgim oldu sanırım. Geçtiğimiz günlerde de tekrar kabarıp köpüren sevgim dolayısıyla HIM'e bir yazı adayasım gelmişti aslında ama sonra üşenip yarıda bırakmıştım -taslaklarda sürünüyordur hâlâ muhtemelen- ve hazır böyle bir yazı yazıyorken araya sıkıştırayım onu da. "Ville'nin şu klipteki seksapalitesine sahip birini bulsam alacağım." diye diye yıllar geçti, evde kaldım. (An itibariyle yaşım kırka fırladı, yok mu arttıran?)

Müzik zevkimin geldiği son nokta olarak ise geçen haftalarda keşfettiğim Alina Orlova'yı gösterebilir ve bir de bu ve şu şarkılarını paylaşabilirim kendisinin. Liyo liyooo liyooooaaaaooaoaoa!

*Ayrıca dergilere verdiğim parayı kenara koysaymışım şu an Türkiye beni ikinci Ali Ağaoğlu vakası olarak tanıyor olabilirdi. Ne yazık ki hiçbir zaman eli sıkı bir insan olamadım. İki çizgi roman okuyacağım, iki grup keşfedeceğim diye her ay harçlığımın yarısını gözden çıkarabildim............... Yalnız, dergi konusundaki zevkimin gelişim sürecini de bir ara inceleyebilirim. Ya da incelemeyebilirim. Üşengeçliğime bağlı tamamen. Of çok uzattım ya valla ben bile sıkıldım şu an.

Oct 15, 2012

Batarken güneş ardından Eriador'un tepelerinin, gitme zamanı geldi hobbitlerin!

Günlüğümün saçma sapanlığına "meraba" deyin!
Bi' dönem gösteride söyleyeceğim için 495867476 kere prova ettiğimiz ve bıktığım şarkı olan Zombie'yi, iki yılın ardından tekrar özlediğimi farkettim. Tam bu noktada, "Böyle bi' şarkıdan bıkılır mı?" diyebilirsiniz, deyiniz. Ben de diyorum. Ama insan tüm sene boyunca söyleyince, en güzel şarkıdan bile bıkabiliyor. CİDDEN. Yine de burada 70 milyon insanın huzurunda söylemek istediğim bir şey var: Benim için Dolores O'riordan bi' yana, diğer tüm vokaller öbür yana! Bu kadına olan saygım, Hintlilerin ineklere gösterdiği saygıya diz çöktürür, tövbe ettirir! O DERECE.

Değinmek istediğim bir başka konu ise şu fotoğraf:


Simon and Garfunkel hayranlığım sonucunda izlediğim The Graduate filminden bir sahne olmakta kendisi. Adam bu şekilde kaç km yol aldı, biri de çıkıp demedi ki "Burada film çekiyoz, e duygusal da bi' sahnedeyiz, bi' düzeltelim şunu." diye. 
Bu film için "Ayrı bir yazı yazarım." düşüncesiyle sahnenin ekran görüntüsünü almışım ben de ama şu an bilgisayarımı düzenlerken anca farkına varabildim. Genel olarak film fena değildi, hatta epey güldürdü aslında ama şöyle de bir gerçek var; adamlar hayatlarının en doğru kararını alarak soundtrack albümünü Simon ve Garfunkel amcalarımızın şaheserleriyle doldurmuşlar, harika da yapmışlar! 

Bazı sanatçıları hayatıma sokup halam, amcam falan yapabilsem ya keşke, ne güzel olurdu.

Neşe'nin çirkin yüzü -ya da çirkin ağzı-.

İçimde "akışına bırakmak" ile ilgili ne kadar şey varsa, hepsi vitesi boşa atmış durumda sanırım. Uzun zamandır üstüme yapışıp kalmış ve artık bir şekilde benimsemeye başladığım bu yaşam tarzının (mı desem? Her neyse işte, onun) başka bir açıklaması olamaz zira. 

Mesela, şu farkına bile varmadan yaşamış olduğum 18 küsür yılda, insanları kaybetmekten gerçekten korktuğum sayılı an vardır. Hatta Barkın ve anneannem hariç kaybetmek istemediğim ya da daha açık bi' ifadeyle, "onsuz olmaz" gözüyle baktığım pek kimse de olmadı. Ama yine de karşıma çıkan herkesi önemsedim ben bi' yere kadar. Kaybettiğim veya hayatımdan bilerek uzaklaştırdığım insanlara bile sonuna kadar tolerans tanıdım. Şu an ise herkes o kadar umrumda değil ki; "Bi' su getirir misin? Ne? Getirmiyo musun? Tamam siktir git." kafası yani sonum. -Durumun vahametini de anca bu buram buram mübalağa kokan ütopik örnekle açıklayabiliyorum, evet.- Sanırım bazen kaybetmek istemediğimiz insanlar bilerek ve isteyerek çekip gittiklerinde, kötü bi' parçalarını anı olarak bırakıyorlar. Teselli ödülü gibi. Olay, "Tamam, kaybettim ama hiç yoktan iyidir ya eheheğböhüüüüee! Ver bakayım sen şunu bi'." ile başlayıp "Aa! Bi' dakka lan, e ben yine zarardayım yine zarardayım! N'oldu şimdi?"da bitiyor.

Sonra mesela, eskiden yazmak için zorlamazdım kendimi. Düşündüğüm, yaşadığım, hissettiğim şeyler olurdu; yazardım. Hâlâ düşünüyorum, hâlâ yaşıyorum da sanırım hissetme kısmında büyük sıkıntı var. Üniversiteye başladım, yaşadığım şehir değişti, bazı arkadaşlarımla aram bozuldu, bazılarıyla düzeldi veya daha da iyi oldu, yeni insanlarla tanıştım/tanışıyorum, ilk defa ailemden uzun süre ayrı kaldım vesaire... Tüm bunlara karşılık hissettiğim tek şey, yalnızlığın verdiği o garip haz. Bu yalnızlık birkaç yıl önce yakınıyor olduklarıma da benzemiyor üstelik. O zamanlar da etrafımda sürekli insanlar vardı ama "Beni anlamıyonuz ki yha!!11!1" düşüncesinde tipik asi ergendim. Şimdiyse olay: Etrafımda insanlar var, genelde eğleniyoruz ama bazen acayip daralıyorum, anlatsam belki anlarlar ama anlatmak istemiyorum; ÇÜNKÜ ETRAFIMDAKİ HERKES OLMASA DA OLUR. Ve böyle bi' insan olmaktan içten içe nefret ediyorum ama aynı zamanda seviyorum da. Neydi bunun adı? Aşk? *kötü espri detected*

Ve dahası bu durumun, söylemek -hatta bas bas bağırmak- istediğim ama söylememe bi' türlü izin verilmemiş veya benim fırsatı değerlendiremeyip söyleyemediğim şeylerden kaynaklanması ihtimali 82,45679% falan. İşte bu yüzden de ağzımıza sıçayım Barkın. Hayır, kaç yıl oldu. Artık adamın nasıl biri olduğunu bile unuttum neredeyse, olayları unuttum lan hatta. Ama niye böyle ya. Niye atlatamıyorum. "Tamam öyleyse, bye." diyemiyorum. Niye kafamı sikiyorum. Niye küfür edemeyen biriyken böyle ağzı pis bi' insana dönüştüm. Küçük Emrah'ın reenkarnasyonu olacakmışım da erken mi doğmuşum lan acaba?

Ayrıca bu yazı boyunca, Bir Sana Bir de Bana ve Her Akşam Vodka, Rakı ve Şarap ikilisini dinlemiş oluşum bile ne  kadar sikko bi' ruh haline sahip olduğumu anlatıyormuş aslında. Bu kadar yazıyı boşuna yazdım. Boşuna diyorum çünkü yazmak rahatlatmıyo lan artık. Yani çünkü ne bileyim, rahatla rahatla nereye kadar. Gibi.

Oct 11, 2012

pılımı pırtımı toplayıp bir filmin içine taşınasım geliyor bazen. en izlemeye değmeyenine bile yakışmayacak oluşum ne kötü.

Oct 6, 2012

Protect me from what i want.

Death Of A Superhero'nun başlarında bir sahne var: Çocuk, tren raylarında ayakkabısını bağlıyor. Bir sonraki sahnede, trenin yaklaşmakta olduğunu görüyoruz. Çocuk, ayağa kalkıyor ve trenle neredeyse burun buruna geldiklerinde, raydan dışarı adım atıyor. 
Hayatım bunun gibi tek bir andan ibaret olsa bile şikayetçi olmazdım gibi.

Sep 23, 2012

do not love me though.


Tanımadığım bazı insanlar, iyi ki varlar.

Sep 8, 2012

Bu şarkının adını bilen hayırsever vatandaşların yorum yapmaları önemle rica olunur!

http://beyaz.tumblr.com/post/8133370845

Tumblr'da şarkının adını yazmadan paylaşanlara gıcık olanlar derneği.

Sep 2, 2012

-

Bu ülkede "cinsellik" kelimesini kullanan kız orospu, eşcinsellerle dalga geçmeyen erkek de ibne damgası yemeye mahkum sanırım.

Aug 29, 2012

Halil Sezai'den daha dertliyim.

3 imza, 5 mühre neden 48 TL bayılmak zorundayım? Çok sevgili üniversitem neden elimdeki diplomaya ve benim lafıma inanmıyor da bir de noter onayı istiyor? Bana ne demeye çalışıyor? Eğlenmek için bile vergi ödediğimiz şu ülkede daha kaç yarım A4 kağıdına 10 TL ödeyeceğim? Şehir dışından geliyor olmama rağmen neden sırf tek çocuğum diye bana yurt çıkmıyor? Devlet banklarda yatıp sokak çocuğu olmamı mı istiyor? Yemek bile vermeyen özel yurtlara sadece yatak, banyo ve dolaplarını kullandım diye her ay 1.200 TL ödersem halim nice olur?
Meraba, ben Neşe. 18 yaşındayım, üniversiteye yerleştim ve hayatım karardı.

Psycho.

Şu anki en önemli işim, izlediği tüm filmlerin "şu tarihte izlendi ve puanım 10 üzerinden şu" formatında kaydını tutan tek insan olmadığımı ümit etmek.........................

Aug 18, 2012

Bir yarış atı psikolojisinin daha sonuna geldik (mi acaba?).

Halihazırda yayınlanmayı bekleyen iki postum varken bir üçüncüsüne başlamak akıl kârı bi' iş gibi görünmese de, ÖSYM'nin gecenin bir saatinde sonuçları açıklaması ve uzun zamandır ilk kez mim yapacak oluşumun şerefine buna öncelik vermeyi uygun gördüm.

Öncelikle deep'e, ben neredeyse mim nedir ne değildir onu unutacakken tekrar hatırlamama vesile olduğu için teşekkür ediyorum. Hatırladığımız en eski anıyı konu olan bir mim yazıyorum bu defa. Aslında ben taa 2 yaşımı bile hayal meyal de olsa hatırlıyor gibiyim. Kuzenimin doğuşunu, eve getirilişini vesaire. Ama öyle ayrıntılı anlatacak kadar değil maalesef. Yalnız şu an aklıma gelen sözümona eğlenceli çocukluk anılarının hepsi de anlatsam roman olur kategorisinde olduklarından ne yapsam bilemedim ama bu mimi ileriki bir tarihte tekrar hortlatmak zere rafa kaldıracağım sanırım.


Ve gelelim günün olayına.
Şu ÖSYM'nin ısrarla sınav veya tercih sonuçlarını açıklayacağı tarihi önceden belirtmeme huyuna cidden anlam veremiyorum. İstersen sınavı 2 ay sonra açıkla ama önceden bi' söyle, şu tarihte açıklayacağım diye. Yok. Her yıl millet günler öncesinden sonuçları beklemeye başlıyor. Hop, sonuçlar açıklanıyor, bu defa yerleştirmeleri bekliyorlar. Hayır bir de siteleri de dandik. Siteye açıklandığı saatte yığılma olacak biliyor adam, yine de olaya el atmıyor. Ayakta alkışlanmayı hakkeden bi' sistemimiz var gerçekten!

Her neyse. Ben açıkçası bayramdan sonra açıklamalarını bekliyordum ama yine de n'olur n'olmaz diye dün saat üçe kadar bekledim açıklamalarını. Ses seda çıkmayınca da uyumuştum. Saat 12 buçukta civarında kendi kendime uyanıp telefonumu açmamla kısa süreli bi' şok geçirmem de bir oldu tabii. Akabinde hemen internete girmeler, siteye tıklamalar derken mutlu son: Site ölmüş! 12 buçuktan iki buçuğa kadar sayfa yeniledim durdum. Hatta arada "Sen açılmıyor değilsin ÖSYM'nin sonuç açıklama sistemi, artık ben bakmıyorum!" gibi serzenişlerde bulunmayı da ihmal etmedim. Ve hatta forumlara şu şekilde yazılar yazmayı da;


Son bir saattir yaptığım tek şey, sayfa yenilemek. İlk başlarda sonucu soranlara "OF AÇILMIYOR SİTE HEYECANDAN ÖLÜCEM." gibi yanıtlar verirken, bu zamanla "Valla bu kadar adrenalin bünyeye zarar ya ölücem bildiğin. Gerçi alışmaya da başladım. Artık böyle yaşayabilirmişim gibi. Bu site hep açılmasın ben hep sonucumu bekleyeyim falan. Gözüm yollarda kalsın. Belki bi gün gelir diye ümidimi kesmeyeyim......." gibi cümlelere dönüştü ve geldiği nokta da şu: "Yok hâlâ açılmadı kanka. Zaten 5 kere daha yenilicem sayfayı, açıldı açıldı. Olmadı keyfi bilir valla, gider Supernatural izlerim ehemehe." 

Arada "GENÇLER BEKLEME YAPMAYALIM. BAKAN ÇIKSIN!" diyerek Facebook üzerinden halka seslendiğim bile oldu, varın siz düşünün gerisini. 

Özetle; 
ÖSYM Sonuç Açıklama Sistemi kafası > tüm içkilerin yaptığı kafa.

~Derken sonunda girmeyi başardım. Ve bütün hafta n'olur tutsun diye dualar ettiğim hatta tabir-i caizse hatim indirdiğim yere, Mimar Sinan Şehir ve Bölge Planlama'ya girmişim! Yıldız Teknik Harita Mühendisliği tutar diye düşünürken bunun gelmesi cidden sevindirdi beni. Çünkü sıralamamdan 1000 kişi öndeydi. Ayrıca kendileri geçen sene yerleşmelerine rağmen 2 saat boyunca benimle birlikte heyecanlanan arkadaşlarım da iyi ki varlar! Onlar olmasaydı çoktan F5 tuşunu rahat bırakıp Supernatural izlemeye gitmiştim zira.

Teknik olarak yeni başlasa da böylece bugün de bitti... Şimdi düşünmem gereken şey de tam olarak şu: http://www.msgsu.edu.tr/msu/pages/174.aspx
İlk seneler benim açımdan eğlenceli olacağa benziyor da üçüncü ve dördüncü sınıf gözümü korkutuyor. Ve tabii şimdi bi' sürü evraktır, kayıttır, yurttur, burstur olayları da başlayacak ki onlara sadece tek bir şey diyorum: ÖF!

Aug 12, 2012

Hırs, azim ve kararlılık timsali.

Yüzyüzeyken Konuşuruz şarkılarına pek romantik dokunuşum.

Ayakkabılarını öylece bir köşeye fırlatıp Ikea'daki o minik yataklardan birine girmiş ve yorganı kafasına kadar çekmiş bir şekilde uyuya kalmış çocuk, bence bu dünyadaki EN TATLI ŞEY. Öyle ki, "O dururken diğer çocuklara ne gerek var?!" diyesi geliyor insanın. Çocuklardan zerre hazzetmememe ve hatta kendi küçüklüğünü yolda görecek olsa yolunu değiştirme potansiyeli olan bi' insan olmama rağmen kapıp kaçasım geldi o çocuğu öyle görünce. Babasının ayakkabılarını giyip apartman merdivenlerinden pat pat inen çocukların, nasıl asansöre atıp iki kat arasında stopa basmak suretiyle canlarına okumak istiyorsam bunu da aynı arzuyla kapıp kaçıvermek istedim dün.

Ve fakat şimdi hoşçakal çoluk çocuk, meraba Neşe'nin sıkıntı anında yazıp çizdikleri diyerek konuyu değiştirmem lazım. Ya da boş zamanları değerlendirme konusunda son derece kabiliyetsiz olan kahramanımız Neşe'nin son saçmalığıyla sizleri baş başa bırakıp "Ben susayım, resimler konuşsun." mantığını yürütmem daha hayırlı olacak gibi. Söz sizde,


Son olarak süper tespitim: Şu dünyada en amaçları dışında kullanılan şey bence ajandalar.

Aug 10, 2012

30 yaşına gelicez, hâlâ bi' arkadaş olmayı öğrenemedik.

18 yıl 8 aylık yaşamımın sonucunda bugün, insan formunu anlama konusunda zerre ilerleme katedemediğimi farkettim. İlerleme katedemediğim gibi gerilemiş bile olabilirim hatta. Çünkü iki çürük tipin ardından hayatıma giren bir üçüncüsü, daima "Ha tamam, bu da onlar gibi." damgası yemeye mahkum. GENELDE YANILIYORUM PEK TABİİ; çünkü ben de bir "insan sarrafı değilim"im.

İnsan popülasyonuna girersem çıkamayacağım içindir ki konuyu direk 19 yaşına gelmiş olup 5 yaş kafası yaşayan insana bağlayıp kaçacağım. Bu tip benim nazarımda, her arkadaşına potansiyel ana baba gözüyle bakan ilgi manyaklarından ve tuvalete bile sizsiz gidemeyen, her adımda peşinizde olup bundan zerre rahatsızlık duymayan kişi ve kişilerden oluşmakta. Ve farkında olmasanız da, stalker ruhlarından ileri gelen bi' size-sizden-yakın-olmaları-durumu muhtemeldir. Benimki de lisede iki tenefüs yanına uğramadım diye "Beni çok boşluyorsun, kalbim paramparça haberin olsun." şeklinde kafiyesi bol arabesk göndermelerle ufaktan sinyalleri vermiş gerçi bana ama ben anlayamamışım. Üstüne bir de tutup bi' de yakın arkadaş olmuşum. HAY BENİM KAFAMDA EŞEK ARILARI PİKNİK YAPSINMIŞ (bkz: Neşe'ye özgü sansür uygulamaları). Ben "Aman alınmasın şuraya onu da çağırayım, aman darılmasın şununla çok muhattap olmayayım, belki kızar bunu yapmayayım." gibi düşüncelere muvaffak olurken; ilişkimize, karşı tarafa ait bir buhran anı delirmesinin son vereceğini bilemezdim tabii. Ha, yok kafam rahat. "Bu ilişkinin yolu yol değil." deyip son noktayı koyan da benim ama yine de üzülüyorum. Hani böyle durduk yere önemsiz bir şeyden pat diye ortada kalacaksa o arkadaşlık, niye uğraştım ben ya bu kadar? NİYE BANA ÖNCEDEN HABER VERMİYORSUNUZ OLM?!

Bu da kaç aylık muhabbet gerçi de, bahsi geçen kişi veya kişiler, konuyla alakasız kişi veya kişiler aracılığıyla laf sokmaya çalışıyor ya asıl asabımı bozan o. Gel yüzüme söyle, canımı ye. Valla saçından tutup kafanı duvara vura vura ağzınla burnunun yerini değiştirmem. Söz veriyorum ya.

AYRICA geçen gün rüyamda, iki arkadaşımla ben uzaya gitmek için gönüllü olmuşuz güüüya. Bizi elektrik süpürgesi hortumuna benzer, içinde düğmelerin olduğu, kocaman, kıvrılabilir bi' yapının içine koyuyorlardı. Sonra o da kocaman metal bir tüpe giriyordu ve dolayısıyla biz de. Neyse, ufukta 3 tane gezegen görünürken bizi fırlattılar ama sanırım ben roketten düştüm. Gidemedim çünkü onlarla. Rüya tabirlerinden anlayan arkadaş sana sesleniyorum: Bu rüyanın meali nedir? Süren 35 dk. İstediğin sorudan başlayabilirsin. Başarılar! İmzam.

AYRICA 2 Band Of Brothers gelmiş geçmiş en iyi dizi. Sabahın 6 buçuğunda, diz altı çorapla mini şort giyme dönemini açmış dondurma yiyorken bir anda aklıma gelivermesi ve milyonuncuya tekrar izleme isteğiyle dolup taşmamın başka bir açıklaması olamaz zira.
Ayrıca belirtmek isterim, Damian Lewis ne güzel adamsın sen.

Aug 8, 2012

sevgili bilinçaltım, kendine gel.

http://www.youtube.com/watch?v=NJ5ccnKDWME

Ian ismini "lan" şeklinde okumamı sağlayıp "Oo yoo, Lan Schmitz diye isim olamaz." cümlesine aklımda birkaç kez tur attıran son derece gereksiz bi' yeteneğim var.

Jul 28, 2012

Gözlerimi kapatıp açınca her şeyin aynı kalması...................

Bazen ortada hiçbir şey yokken, bir anda çok kötü hissetmeye başlıyorum ve o bir an hiç bitmeyecekmiş gibi sonsuzluğa uzuyor.