Sep 23, 2014
Sep 20, 2014
Sep 16, 2014
Sep 8, 2014
Günah çıkarma
Hayatta asla en kötü diye bir şeyin olmadığını farketmem on altı yılımı aldığında şu cümleyi kurdum: "Ne zaman 'Tamam artık bu en kötüsü. Daha fazlasına katlanamam.' desen, daha kötüsü oluyor ve katlanıyorsun işte bir şekilde."
Şimdiye kadar yaşadığım tüm olumsuzluklara rağmen -ki temin ederim, az buz şeyler değil- hayatımdan şikayetçi değilim. Çünkü biliyorum ki daha kötüsü var. Her zaman vardır. Geçen yaz Bulgaristan'da ölmek üzereyken sadece şoktaydım, iyi kötü hiçbir şey hissetmiyordum. Karadeniz'in yüzüme çarpan dalgaları, suyun sesi ve güneşin tenime değen sıcaklığı dışında hiçbir şey yoktu o anda. Belki biraz pişmanlık. Ama onun da sonradan farkına varacaktım. Çünkü ölmek eylemi beyni ele geçiren bir şey. Hissetmiyorsun. Fazladan bir beş dakikan olsa kahrolacaksın belki. Ama olmuyorsun.
2013 yazı kesinlikle kötü bir yazdı. 2014 yazı ise ona şapka çıkarttırdı.
Olduğumu sandığım kişiden fersah fersah uzaklaşmaya başlamam bu yazın başına tekabül ediyor. Böyle söylemek vicdan mastürbasyonu olarak görülebilir ve belki de öyledir, ama kötü niyetle yola çıkmadığım her ilişki bir insanı daha üzmekle bitti. Böyle anlarda benim gibi bir insanın dibe vurması gerekirdi ama ben, düşmüyordum bile. Ölmek eylemine sıkışıp kalmıştım sanki, yıllardır şikayetçi olduğum hissizlik anlarının nirvanasını yaşıyordum. Sonra bir gün yeryüzüne düştüm. Ruhsal açıdan eksikliğini çektiğim düşüşleri fiziksel olarak tamamlamış ve ciddi anlamda kendimi mutsuzluğa sürüklemiştim. Dirseğimi kırmıştım. Yanlış teşhis ve tedavi sonucu kolum kilitlenmişti. Üstelik birtakım sebeplerden sigortam düşmüş ve devlet bana "Paran yoksa öl o zaman." demeyi uygun görüyordu. Ve zaten param da yoktu. Böylelikle fiziksel olarak çektiğim acıların üstüne bir de içten içe her zamankinden daha da hızlı ölmeye başlamıştım. Sol kolumu kullanamamak demek, bir daha yüzememek ve piyano çalamamak demekti. Biliyordum, öğrenmiştim; en kötüsü değildi. Ama yine de çokçokçok kötüydü. Zira hayatımı üzerine kurmaktan çekinmeyeceğim iki şeyi kaybetmek üzereydim. O sıralar biraz kendime acıyordum. Tek kolla dünyanın en başarılı yüzücüsü ya da en ünlü piyanisti olduğum hayaller kurup saatlerce ağlıyordum. Şimdi düşününce ahmakça hayaller bunlar ama ben paniklemiştim ve mutsuzdum bir kere. Sonrasında işler biraz yolunda gitmeye başlayınca kendime üzülmeyi ve kızmayı bıraktım. Benim hayatım biraz böyledir: Bir şeyler yolunda gitmeye başlıyorsa daha kötüsü geleceğindendir, ama asla en kötüsü değil. Kolum ve ben az çok toparlamıştık ki evsiz kaldım. Tipik ev arkadaşı durumları. Umrumda değildi, halledilir şeylerdi. Şu zaman oldu halledilmedi. Üzerine ben bir kere daha düştüm. Zaten bu yaz ben en az 50 kere düştüm. Yirmi yaşımda yürümeyi yeniden öğreniyor gibiyim. Bu düşüşle birlikte artık dirseğimi tamamen unufak ettim sanıyorum. Ve artık vaktim de yok. Gelinen son noktada evsiz barksız, sakatım. Ve belki vertigo. En kötüsü değil biliyorum ve mutsuz hissetmiyorum.
Sadece bilmeni istedim, seni hiç unutmayacağım 2014 yazı.
Aug 29, 2014
we are everyday robots on our phones.
küllükte ölmeye terkedilmiş sigara.
azami insan ilişkileri.
loopa atılmış şarkı.
uzaktan gelen havai fişek sesleri.
yalnızken odada, her şey durağan; tek devinim kafanın içinde.
...bir de belki, ellerin titrerse.
bazı insanlar yaşamak adına hiçbir şey yapmıyormuş gibi. sonuçta herkesin ideal hayat algısı da göreceli bir yerde, ama nerde? ve artık en büyük korkum hangisi kestirmekte zorlanıyorum. küçük bir çocukken ileride yapacağına emin olduğun onca şeyi yapamadığını görmek, belki. ama o da ölüm korkusuyla ilintili. depremin devinimiyle sarsılırken, şoförün
(bazen bazı şeyleri hatırlamakta zorlanıyorum. az önce şoför kelimesinin yazımıyla ilgili ciddi bi' kafa karışıklığı yaşadım ve bu bana birkaç saniye kaybettirdi.)
son anda kırdığı direksiyonuyla kaza yapmaktan kurtulduğu o yaklaşık yarım dakikalık süreç içindeyken, yüzüne çarpan dalgalara kulaç atmaya çalıştığın sırada yuttuğun suyun ağırlığı artarken, yüksek bir uçurumdan aşağı bakarken mesela. böyle anlarda her şey daha net ve böyle zamanlarda aynı anda dünyanın hem en korkak hem de en cesur insanıymışsın gibi. korkuyorsun; çünkü e yapman gerekenler. cesursun; çünkü hayatta kalabilirsen, o andan itibaren her şeyi yapabilecekmişsin gibi. sanki bütün bunları yapmak için son bir şansa ihtiyacın varmış ve o şansı çok iyi değerlendirebilecekmişsin. aslında o kadar da büyümüyoruz. böyle anlar, hep bir çocuğun istekleri. inanacak hiçbir şeyimiz kalmadığında sığındığımız tanrılarımızın çocuklarıyız. en "tanrı yoktur"umuzun bile bir tanrısı oluşu gülünç aslında. sahip olduğumuz hayatlarımız aynı anda hem çok değerli, hem çok değersiz. değerli; çünkü bizim. değersiz; çünkü umurumuzda bile değil. bir hiç uğruna ölmeyi göze alabiliyoruz da aslında o kadar da almıyoruz. her şey kafamda olup bitiyor şu günlerde. aslında belki hep mi öyleydi? bazen cümle kurabilmek bile zor. yaşamak gibi. ama son bir şansım olsa, öyle bir yaşardım ki. yok mu ki?
ve bir kez daha, yazmak beni yönetti.
Jul 11, 2014
kişisel telkin.
-Daha önce hiç Crystal Castles dinlediniz mi?
Bir ilişkideki 'yanlış' tarafı çözümlemede şimdiye kadar hep biraz geç kaldım sanırım. Bir şeylere başlarken seni tatmin edeceğine emin olduğun adamlar, kadınlar bir bakıyorsun....... BU DA NE?
Başa sar.
Bu biraz insanın kendini tanımasıyla alakalı bir şey, ne istediğini bilmesiyle. Biraz başka şeylerle. Ama eninde sonunda yaşadığın his kandırılmışlık. Bu başkasının sana yaşattığı bir his değil üstelik. Kendi kendine yaşatıyorsun. Zaten eninde sonunda yaşadığı her şeyin temelde insanın kendisiyle alakalı olduğuna inanıyorum. Kendini kandırıyorsun. Her gün. Defalarca.
-Neden?
Kendimize bunları yaşatmamıza hiç gerek yok.
- Bu ince değil, net bir çizgi: Sev ya da nefret et. Crystal Castles gerçeği.
Güvenmek mi istiyorsun, güven. Sevmek mi istiyorsun, sev. Yaşamak mı istiyorsun, yaşa.
Ama istiyor musun gerçekten?
Emin ol.
Dürüst ol.
Kendin ol.
- Ya tutuluyorsun,
İşin ayırdına varmak önemli, ne zaman olduğu önemli değil.
Eninde
ve
sonunda.
Ve ölmek için henüz vaktimiz var.
- ya da nefret ediyorsun.
Belki şu an bile sadece kendimi kandırıyorumdur.
- Her zaman öyle değil midir?
May 28, 2014
Tam şu an
öldüğünü hayal et. Bu seni memnun eder miydi? Yapmak istediğin onca şey... Bütün gün okuldur iştir ailedir sistemdir düzendir koştururken bu hengamede yapmak istediklerinin kaçta kaçını tamamlayabildin? Herhangi birine karşı, topluma karşı hissettiğin sorumlulukların her biri o kadar önemsiz ve küçük ayrıntılar ki şu an. Asıl olan sadece sensin böyle bir anda; peki...
KENDİN İÇİN ŞİMDİYE KADAR BİR ŞEY YAPTIN MI SAHİ?
Ölüm anımda bu soruyu cevaplayamayacak olmaktan o kadar korkuyorum ki, sırf bu korkuyu yaşamamak için bile risk almaya değer.
Risk alın.
Hiçbir şey şu an olduğundan daha kötü olmayacak.
Yapmak istediğiniz şeyle, olmak istediğiniz kişiyle aranızda uçurumlar mı var?
Elbet bi' yolunu bulursunuz.
Risk alın.
Hiçbir şey şu an olduğundan daha kötü olmayacak.
Yapmak istediğiniz şeyle, olmak istediğiniz kişiyle aranızda uçurumlar mı var?
Elbet bi' yolunu bulursunuz.
http://www.youtube.com/watch?v=U9kGpx88MoE
ve bir kez daha çöküşüm müzikle başladı. hayatımın her alanını kaplayan yegane şey olduğuna kanaat ettiğimden beri buna pek de şaşırmıyorum esasen. sadece... müzikten arda kalanlar. keşke.
bazen kafamın içi.
kafamın içi vardır.
May 21, 2014
neticede bazı discographyler hatim edilmek için varlar. hallelujah!
As the Stars Fall,
we're all falling down.
Mükemmel isim, mükemmel müzik.
http://www.youtube.com/watch?v=KXfmC4FHwu8
we're all falling down.
Mükemmel isim, mükemmel müzik.
http://www.youtube.com/watch?v=KXfmC4FHwu8
May 18, 2014
kişisel özgeçmiş dedikleri.
İki küçük çocuğuyla birlikte dünyaya gelen küçücük bir çocuktum ben. Yürümeyi ve konuşmayı öğrendiğimde, aile planlaması hakkında da bir şeyler kapmaya başlamıştım. Üzerime giydirmeye çalıştıkları kundağı hiçbir zaman istemeyişim belki bundandı.
Böylece bir buçuk yaşımda, kreşe başladım.
Bakacak kimsem yoktu çünkü ve ben, iki küçük çocuğa sahip ben, kendi kendime bakamayacak yaştaydım besbelli.
Sonra bir gün, çocuklarımdan birinin elini tutmuş, gece vakti bir mezarlığın içinden eve yürürken; karşımıza bir köpeğin çıkışıyla avucumun içindeki elin elimi daha sıkı kavradığını hissetmem üzerine"Korkma! Sadece bir köpek." diye teselli verdiğimde yeterince büyüdüğüme kanaat edilmiş olacak, o yıl okumayı da öğrenmemle birlikte elime bir tomar para tutuşturuldu: "Bundan böyle paramız sende kalacak. Çünkü biz paylaşmayı beceremiyoruz. Al her şeyi idare et!" dedi uyudukları vakit dışında -hatta bazen uyurken bile- sürekli kavga eden çocuklarım. Henüz okula başlamamıştım.
Çocukluğa ne zaman yaklaşır gibi olsam, ya suratıma bir tokat ya da sırtıma, kollarıma bir kemer darbesi indi. Öyle ya, kızını dövmeyen dizini döverdi. Peki ben kimi dövmeliydim? Nasıl? Bu anlar, acizliği ilk kez tüm benliğimde hissetmeye başladığım zamanlardı ayrıca. Konuşsam anlamayacaklardı. Kendimin üç dört katı olan çocuklarım tarafından dövülürken avazım çıktığı kadar ağladım ben de.
Böylece beş buçuk yaşımda, okula başladım.
O yaz çocuklarımdan biri, altı yıldan sonra olağan hale gelmiş bir kavga öğünü sırasında; diğeri hakkında çok çirkin bir şey söyleyecek ve bu, bir süreliğine diğer çocuğuma "orospu" gözüyle bakmamı sağlayacaktı. Bunu bugün söyleseydi "Yaa, öyle mi?" der geçerdim belki ama neticede ben de hâlâ ve maalesef çocuktum. Böylece nasıl bir ebeveyn olmamam gerektiğini öğrendim.
Arkadaşlarım, yeni yeni çıkan göğüslerinden utanıp kambur yürümeye başlamışken; ben düştüğümde kendime pansuman yapmayı çoktan öğrenmiştim. Böylece vücudumdaki sayısız yanık ve dikiş izinin her birinin bir anısı oldu. Gözyaşı barındırmayan kupkuru anılar.
NEDEN sorusu sadece kafamın içinde değil, hayatımın her anında, her yerindeydi. Neden dünyaya gelmiştim? Birbirinden zerre haz etmeyen iki küçük çocuğun aşklarını alevlendirmek için mi? Başarılı olamamıştım besbelli. Peki öyleyse neden yaşamaya devam etmeliydim? Tanrı varsa, neden beni ve birçoğumuzu görmezden gelmekteydi? Böylece, her şeye olduğu gibi sorgulamaya da biraz erken başladım.
Bugün, çocuklarımdan ayrı ikinci yılım. Yirmi yıl geçti. Ben tam yirmi yaş büyüdüm ama onlar hâlâ aynı yaştalar.
Ben iki küçük çocuğuyla dünyaya gelen bir diğer çocuk,
paradoksun ta kendisiyim.
Paradoksum tarafından yeneceğim.
May 6, 2014
Bireyin kanayan yarası: ÇALIŞAMAMAK.
Ortalama bir üniversitede okuyan, ortalama bir öğrenci, devamsızlık hakkını aşacak şekilde derse girmediği zaman; dersten kalır. GERÇEK 1 - CEPTE. (Bu deneyde, yakın arkadaşların deneğimizin yerine attığı imzalar yoksayılmıştır.)
Ortalama bir üniversitede okuyan, ortalama bir öğrenci, vizeye girmediğinde; dersten kalır. GERÇEK 2 - CEPTE.
Ortalama bir üniversitede okuyan, ortalama bir öğrenci, yapması gereken sunumu yapmadığında; dersten kalır. GERÇEK 3 - CEPTE.
Deneyimiz sonucunda tüm bu gerçekliklere kafa atarak, dersten kalmama şansı hoca tarafından bahşedilmiş benim ise şu anki öncelikli problemim ÇALIŞAMAMAK. Çalışmaya niyetlendiğim her saniye, çalışmaya başlamak dışında her şeyi yapıyorum. Bu önceleri "Bir sigara yakayım."lar, sonraları "Amaaan sabaha çok var."lar oluyor; lâkin o derse asla başlanamıyor arkadaş! Neden öyle?
Neyse şimdi son bi' sigara yakayım da başlayayım,
zaten sabaha daha çok var.
Apr 21, 2014
i t w a s d a y l i g h t w h e n y o u w o k e u p i n y o u r d i t c h .
masa örtüsünün üzerine düşen; bilhassa kendi nefesinin, mum alevine ettirdiği dansı izlerken ne çok şey düşünebiliyordu insan. ne çok şey düşünmeye programlanmıştı insan zihni. ve ne çok şey unutmaya.
günler, aylar, yıllar, ömürler geçerken yaşanan onca şey.
mum alevi şimdi hepsi,
bir belirip bir kaybolan.
yıllar daha henüz geçmekteyken üstelik.
gittiler.
küçük bir çocukken kurduğum cümleyi çok net hatırlıyorum: "ben hiçbir şeyi unutmuyorum! hiçbir şeyi." sonrasında son bir hafta boyunca yaptığım her şeyi sıralamıştım. ben bunu yaparken öğle arası henüz bitmişti. öğrenci kapısının iki üç basamaklık merdivenini çıkmakla meşguldük. yere bakıyordum. yerdeki beyaz mazgala. merdivenin hemen başlangıcında. her şey o kadar net ki,
canım yanıyor.
çünkü geri kalan hiçbir şey yok.
hayatın, önemli/önemsiz -çoğunlukla önemsiz- birkaç üç beş dakika toplamından ibaret olması ve
gitgide daha az yaşamamız.
- l i f e f e e d s o n l i f e .
Apr 6, 2014
Feb 26, 2014
2 in 1 güzelliği: paradokslu laneth
Yargılamayan bir mizaca sahip olmak, laneti yeryüzünün; yargılamadan birini kabullenmek.
Bir elin parmakları bölü altı milyarda bir görülen.
Bir elin parmakları bölü altı milyarda bir görülen.
Feb 11, 2014
expectations and reality
Keşke her şey müzikle benim aramda kalsa.
İnsanlar olaya hiç dahil olmasa.
Müzikle ne kadar yapabiliyorsam, sizinle de o kadar yapamıyorum çünkü.
Müzik dediğin de insan icadı,
olmasa keşke.
İnsanlar olaya hiç dahil olmasa.
Müzikle ne kadar yapabiliyorsam, sizinle de o kadar yapamıyorum çünkü.
Müzik dediğin de insan icadı,
olmasa keşke.
Feb 5, 2014
21.yy gerçekliği
Sizce de bugünlerde herkesin acelesi varmış gibi değil mi? Varılacak bir nokta olmasa bile herkes bi' koşuşturmaca içinde sanki. Sanki herkes bir an önce "sadede gelmek" istiyor.
Böyle böyle birbirimizi tanımayı es geçiyoruz sonra.
Birbirimizi hissetmeyi.
Bitmek tükenmek bilmeyen bi' hegemonya yarışında; birini tanımak istemeye, değer vermeye, duygularının da olduğunun bilincinde olmaya "zayıflık" gözüyle bakılıyor artık sanki.
Sanki zaman kaybıymış gibi insanlar için, başka birine vakit ayırmak. Başka biri için herhangi bir şey yapmak. Bir düşünün. Bugün yaptığınız tonlarca şeyin temelinde yine kendinizi göreceksiniz. Buna kötü bir şey demiyorum, değil de. Ama geri kalan herkesi görmezden gelmek... Öylesine bir eşyaymış gibi "işine yaradığı sürece kullanmak"...
Bilmiyorum.
Jan 30, 2014
Arietta... Yalnızlık kederi
(...)
Bir gün bir arkadaşını evine çağırır Beethoven.
Bir gün bir arkadaşını evine çağırır Beethoven.
"Yeni bir sonat besteledim. Galiba şu ana kadar yazdığım en iyi eser, bir dinlemeni isterim" der.
Eve gelip eseri dinlemeye başlayan dostu, birkaç saniye sonra Beethoven'ı durdurmak zorunda kalır.
Çünkü piyanodan anormal denilebilecek kadar kötü ve bozuk sesler çıkmaktadır.
Piyanonun kapağını açarlar...
Bütün teller kopmuş, çekiçler kırılmıştır...
Beethoven haftalarca, aylarca fark etmemiştir piyanosunun tamamen bozulmuş olduğunu.
Ne hazin bir kederdir yazdığını duyamamak...
Ne büyük bir yalnızlık...
"Asıl sağırlık içsel sağırlıktır" derdi Beethoven...
İnsanoğlu yalnızdır...
Genç bir kız, "Sevgilimle birbirimizi tanımaya çalışıyoruz" diyorsa...
Anlayın ki, "kendisini tanımaya çalışıyordur" henüz
O yalnız kız...
Bir sanatçı, "Yeni bir eser üzerine çalışıyorum" diyorsa...
Anlayın ki, "kendisindeki yeni şeyleri keşfetmektedir"
O yalnız sanatçı...
Hayatla sonuna kadar mücadele eden bir ilk bölümü var Opus 111'in.
Yalnızlık mücadelesi bunun adı.
Ama beni bu yazıyı yazmaya zorlayan aslında eserin ikinci bölümü.
Arietta...
Evreni ve insanı içselliğiyle bu dünyada en iyi anlatan müzik...
"Bu sonatın akılda kalan bir melodisi var mı?" diye sorabilirsiniz...
Akılda kalan...
Belki yok.
Ama "içte kalan" var...
(...)
(...)
- yalnızlık kederi / bir müzisyenin notları, Fazıl SAY.
Jan 27, 2014
Dünyanın en güzel roman başlangıcı.
...dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, üçüncüsünde gelir dişlere dayanır.
Lo
Li
Ta
.
Jan 10, 2014
"Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte. Her ölüm erken ölümdür. Biliyorum tanrım. Ama, ayrıca, aldığın şu hayat... Fena değildir, üstü kalsın."
Henüz yirmili yaşlarımın ilk ayını bile geride bırakmamışken, her şey AŞIRI garip gelmeye devam ediyor. Yaşamak gitgide garipleşiyor ve anlamsızlaşıyor sanki. Küçük bir çocukken hepimiz "günün birini" bekledik, yapmayı planladığınız bütün o şeyler için. Şimdi günün birinin bir türlü gelmediğine şahit oluyor ve belki de bazılarımız için asla gelmeyeceği gerçeği ile yüzleşiyoruz. BİZ BÖYLE PLANLAMAMIŞTIK, değil mi? Siz de böyle planlamamıştınız. Ben mesela, kırkıma gelebilirsem; ölmeyi planlamıştım. Şimdi yarısını yaşamışken, yapmayı planladıklarımı ömrümün kalan yarısına sığdırabileceğimdense ciddi şüphe duyuyorum.
Şimdi, tam şu an, yüzmek için girdiğiniz bir denizde boğuluyor olduğunuzu hayal edin. Uzakta minicik kalmış insanlar, suratınıza çarpan metrelik dalgalar yüzünden kesilen nefesiniz ve yuttuğunuz tuzlu su, ayaklarınızın yere değmiyor oluşunun içinizde yarattığı tedirginlik ve dalgalar yüzünden arada sırada görebildiğiniz gökyüzünden başka hiçbir şey yok o anda. Küçükken sorsanız böyle bir anda SONUNA KADAR ÇABALAYACAĞIMI söylerdim size. Sürekli ölmeyi planlayan birinin, planlamadığı bir vakitte ölmeyi reddetmesi de anca bir çocuğa yakışırdı zaten; kendime yakışan cevabı vermiş olurdum. Ama bu yaz, tam da böyle bir anda her şey o kadar normal geldi ki. Ölüyordum, hepsi buydu. Kafamdan binlerce şey bi' anda akıp geçti. "Neden kimse yardım etmeye gelmiyor? Beni farketmediler mi? Ne yani? Gerçekten ölüyor muyum? Böyle mi? Hayır hayır! Henüz ölemem!! Daha planladıklarımı yapmadım ki! DAHA HİÇBİR ŞEY YAPMADIM Kİ!
Neyse,
n'apalım.
Ölüyorum işte,
hepsi bu."
Sonrası beklemek. Öylece bekledim. Birinin gelip kurtarması değildi beklediğim, ölmekti. Öyle ya, ölüyordum işte. Çabalamaya ne gerek vardı? Elimi uzatsam tutacağım bir hayatım vardı ama uzatmamayı seçiyordum. Çünkü işe yaramayacağını düşünüyor olmalıydım, bilemiyorum.
Sonra o güne kadar ölmesi için milyon kere dua ettiğim adam, beni kurtarmaya geldi. Ama başaramadı. Birlikte daha da açıklara sürüklendik. Sonra ben korktum. Kendi hayatım için korkmadığım kadar çok korktum. Çünkü birinin senin yüzünden ölmesi düşüncesi, yani birini öldürmek; kendi hayatından vazgeçmekle kıyaslanamazdı. Hehe, çocukken seri katil olmayı düşlediğimi de anlatmış mıydım size? Neyse, sonra ben öyle delicesine çabalamaya başladım ki... İnsanlar bizi farketti ve hep beraber çıktık. Kafam, midem allak bullaktı. Her şeyden bu kadar kolay vazgeçebilmem, beni ciddi manada şoka sokmuştu. Ve küçük bir çocukken, ölmesi için tanrıya yalvardığım adamı kendim öldürmeyi planlamamıştım besbelli.
Keşke düşünme eylemini kontrol edebilen bir düğme olsa ve kapatabilsek. Bunu bazen o kadar çok istiyorum ki... Daha önce, çocukken bu konu üzerine bir roman yazmaya çalıştığımı anlatmış mıydım size?
Subscribe to:
Posts (Atom)
