Jul 29, 2013

Yaşlılık hissiyatı denen şey bulaşıcı vesselam.

Şu an yatağımda oturmuş, bir yandan günlük yazıp bir yandan tesadüfen eski bir kutudan çıkan Sertab Erener kasetini dinlerken; babam da duvarımı boyamakta. Neden? Çünkü duvara astığım LOTR haritası düşmüş ve beraberinde birazcık boyayı da duvardan sökmek suretiyle götürüvermiş. Bence o kadar kötü değildi ama babam inat etti bir kere. Oradan başlayıp tüm odayı elden geçirmek asıl amacı, biliyorum. Ama ne önemi var ki tüm bunların? Sanırım yetişkinler için ev çok, çok önemli bir şey. Duvarım eski haliyle daha güzeldi, onu özlüyorum. Şimdi her şey sanki ben o duvara hiç poster asmamışım gibi, ne kötü.

Bu Sertab denen kızın da pek güzel sesi varmış, yakında iyiden iyiye ünlenir. 
Demedi demeyin.

Jul 19, 2013

All is Wild, All is Silent bir albüm için güzel isim. Ama gerçekte öyle olmak zorunda değil. Hiç değil.

Tek işimin yürümek olduğu bir gün, İstiklal.
Yanıma engelliler için gazete satan biri yaklaşıyor ve her gün kaç kişiye sıraladığını kestiremediğim klasik girizgahıyla lafa başlıyor. Yüzünü hatırlıyorum. Başka bir gün de yanıma gelip benimle yürümüştü. O zaman da gazete satıyordu ama almam için zorlamamış, hatta teklif bile etmemişti. Sadece adını söylemiş, yaptığı şeylerden, okulundan falan bahsedip ona yardım edip edemeyeceğimi sormuştu. Ne dediğimi hatırlamıyorum ama sonuç olarak yardım etmeyip yoluma devam etmiştim. O gün tekrar görünce merhaba deyip ismiyle hitap ettim. Afalladı ilk başta. Sonra "Hayret! İnsanlara ismimi söylemem ama sana söylemişim demek ki." deyip yardım edip edemeyeceğimi sordu. Önümde duran -muhtemelen boş geçecek- saatlere bakıp yardım edebileceğimi söyledim. Daha öncesinde neden gazete satanlardan gazete almak istemediğimi anlatmıştım ona: Birilerine yardım etmek istiyorsam, bunu gönüllü kuruluşlara giderek ya da bizzat yapabilirdim. Yardım için, bu işi büyük oranda çıkar amaçlı yapan insanlara güvenmiyordum.

O, insanlara gazete satmaya çalışırken yanında dikiliyordum öylece. Para vermeyi kabul etmeyen insanların arkasından veya yüzüne hakaret ederken, gazete alanlara çoğu zaman teşekkür bile etmeden yanlarından ayrılınca onları cahil olmakla itham ediyordu. Yaptığı şeyi doğru bulmadığımı söylediğimde gülüp geçiyordu. Ara sıra "Bu dağıtım iznimiz." diyerek bir belge gösteriyordu insanlara. Bir ara alıp dosyanın içine baktım, onun fotoğrafı vardı ama ismi farklıydı. "Bu sahte, değil mi?" dedim. "Tabii ki kızım." dedi. Kızım diye hitap edilmesinden ne kadar rahatsız olduğumu düşünmemeye çalışarak, "Gazete için fazladan toplanan paralar nereye gidiyor?" diye sordum. "Gazete iki buçuk lira, üstü de benim." dedi. On, yirmi lira aldığı insanları düşündüm. "İğrenç." diyebildim sadece, "Öyle düşünme, 9-10 tane tekerlekli sandalye aldık." diye karşılık verdi. "Bu da sizin vicdan rahatlatma yönteminiz." dedim, "Evet." diye cevapladı. Soru sormamıştım. Ne düşünüyorsam her şeyi açıkça söylüyordum, -öyle görünmüyordu ama içten içe- sanırım rahatsız oldu. Bir süre sonra "Çok safsın. Bu dünyada yolunmazsan yolunursun. Evet, bu işi yapıyorum ve bu yüzden ben buradayım, sen burada." dedi kendi için yüksekte bir yeri işaret ederken benim için aşağıları göstererek. "O sadece senin gördüğün." dedim ve gitmek istediğimi söyleyip ayrıldım yanından.

Peki bunu neden şimdi anlatıyorum? 
Az önce, bu seneki film festivalinde izlemek istediğim ama gidemediğim, sonra Aylak Kedi'nin blogunda görüp anımsadığım filmi, Inch'Allah'ı izledim. Sonrası boşluk. Uzun zamandır aynı şeyi düşünüyorum, insanları. Film de, anlattığım olay da yine aynı kapıya çıktı.
İnsanları düşünüyorum.
Bazen düşünmek canımı acıtıyor.

Adım Neşe. On dokuz yaşındayım. Ailem Bulgaristan doğumlu ama onlara Bulgar diye hitap ederseniz alınır, kırılır, hatta kızarlar. Ve onlara böyle hitap ettiğinizde size Türk olduklarını söyleyecek, soylarının "ilk Türkler"e dayandığını iddia edeceklerdir. Neticede, Türk'üm. Türk vatandaşıyım ve Türkiye'de doğdum. Küçüklüğümden beri (burada aşağılanıyor gibi görünmemeleri için açıkça yazmayacağım) bazı etnik kökenlere ve dini inanışlara sahip insanlarla evlenmemem konusunda defalarca uyarıldım. 

Ben sanırım son on dokuz yılda hiçbir şey öğrenemedim. 

Zira bütün bunların ne anlama geldiğini anlamıyor, anlamak istemiyorum. Çünkü bütün bunların bir anlamı olduğuna inanmıyorum. Türk olmak ve başka bir millete mensup olmak arasındaki farkın, farklı ülke sınırları içinde doğmuş olmaktan ileri gittiğini düşünmüyorum. Aynı şekilde tamamen şans itibariyle sahip olduğumuz şeylerde övünülecek bir taraf da göremiyorum.

İnsanları düşünüyorum.
Tek tek, her birini.
Her birimizi.
Dünyada nasıl bir arada yaşadığımızı, birlikte değil. Yaşamak için kurduğumuz düzeni. Yaşamak için bizden çok öncekilerin kurduğu düzene nasıl da itaat ettiğimizi. Şansı. Şanssız olanların çektiği acıları. Aklım, bütün bunları görmezden gelmeyi almıyor artık. Bu dünyanın her karış toprağı hepimizinken, aynı ülke sınırları içinde doğup aynı ülke sınırları içinde ölenleri düşünüyorum. İçim bir kez daha acıyor.

Bunu, yazının bundan sonrasında yazacağım şeyler için söylemiyorum ama çok uzun zaman önce aldığım bir karar var: Bu blogda siyasi içerikli bir yazı yazmayacaktım. Hem siyasetten nefret ediyor hem de buraya yazmayı gereksiz buluyordum. Her zaman "Bir şeyden memnun değil misin? Sokağa çık."cılardan oldum çünkü ve sokağa çıktım. Her protestoda, benimle birlikte yürüyenleri gördükçe bir şeylerin değişebileceğine dair umutla doluyor; değişmediğini gördükçe kahroluyordum. Kendimi tam anlamıyla işe yaramaz hissediyordum. En son, Gezi Parkı olaylarında benimle birlikte sokağa çıkmış insanlar arasındaki direnişi ve yardımlaşmaya tanık oldum. İçimde bir şeyleri değiştirebileceğimize dair hâlâ daha yanmakta olan o minik alev, körüklendi, kocaman oldu. Ve insanlara yeniden inanmak istedim.

Saf olmakla ilgili bir problemim yok, saf olabilirim veya saf olarak nitelenmeyi kabul edebilirim. Yine de hâlâ inanıyorum ve inanmaya devam edeceğim; çıkar gözetmeden yardımlaşabilen, biz-siz-onlar diye ayrılmayacağımız bir topluma.


Jul 12, 2013

OldeuBoi versus OldBoy 2013 remake: Challenge accepted.

OldBoy'dan önce, bu yağmura-mükemmel-derecede-yakışan-soundtrackiyle tanışanlardanım ben. Niye bilmiyorum, bazı anlar, hiçbir önem arz etmese de tüm ayrıntılarıyla birlikte zihnime öylece kazınıveriyor. Öyle bir andı. Blogspot'un popüler -hatta en popüler- olduğu zamanlar, bolca jelibonlu bir blogta dolanırken, bloğun yan tarafındaki minik musicons gadgetı sayesinde tanışıyoruz The Last Waltz ile ve galiba dışarıda da yağmur havası var o an -veya belki de beynim anı, o şekilde yorumlamak istiyordur, şu an çok emin olamıyorum.

The Last Waltz'ı o kadar beğeniyorum ki; hemen günlerce -hatta aylarca- hiç durmadan aynı şarkıyı dinleyebilme özelliğim devreye giriyor. Bir süre bıkmadan dinliyorum. Sonra yetmemeye başlıyor. Daha fazlasını istiyorum. Ve kaçınılmaz son: Filmi izliyorum.

Bütün çekik gözlüleri aynı kişi sanma prensibim doğrultusunda oyuncuların yüzleri o kadar benzer geliyor ki, flashbacklerde özellikle, hepten kafam karışıyor kim kimdi diye. Bir yandan da kurguyu kaçırmamaya çalışıyorum. Arada çalan diğer müzikler de hoşuma gidiyor, öyle sahneler var ki empati manyağı biri olarak empati yapmamak için kendimi zorluyorum adeta; hani Testere filmlerinde falan, kurban psikolojisine girmişliğim çok çünkü. Sountrackinin mükemmelliği beklentimi o kadar yükseltmiş ki bir türlü tatmin olamayıp "On üzerinden en fazla yedi, yedi buçuk." diye geçiriyorum aklımdan film boyunca. Ta ki, o son noktaya gelene kadar. Filmin sonu değil bahsettiğim, izlemiş olanlar anlayacaktır bahsettiğim şeyi. Şimdi düşününce öyle asla-tahmin-edilemez, karmaşık bir durum yok ortada. Ama olaylar o kadar başarılı bir kurguyla sunulmuş ki, tahmin etmek güçleşiyor. Bir yandan "Nasıl düşünemedim ben bunu?" cümlesi kafamda dönerken, bir yandan da feci şekilde rahatsız oluyorum durumdan. Film beni ciddi anlamda rahatsız ediyor. Baştan sona var olan bir rahatsızlık aslında söz konusu olan ama işte o noktada, tavan yapıyor, katlanılmaz hale geliyor. Yine de kapamıyorsun, izlemeye devam ediyorsun, garip. Beğenmemezlik de edemiyorsun aslında ama işte on üzerinden puanlamaya kalkınca, kalıyorsun öylece. Çünkü bence puanlanabilecek bir film değil.

Şimdi.
Asıl konuya geliyorum: Hollywood'un el attığı OldBoy yeniden yapımı.
Bu noktada sorulması gereken soru şu: NE GEREĞİ VAR? Aslı zaten yeterince başarılıyken, cidden, ne gereği vardı? 
Trailerından da anlaşılacağı üzere, görünürde sıradan bi' gerilim & aksiyon filminden pek de bir farkı yok üstelik bu 2013 versiyonunun. Neyse, daha film çıkmadan çok da giydirmek istemiyorum lakin çok çok süper bir şey ortaya çıkarmamışlarsa şayet, bol bol söyleneceğim. Çünkü hakikaten mantıklı tek bir açıklaması yok, para haricinde. 
E bundan para kazanıcan da n'olucak be abim? Yaz sen de orijinal bir senaryo, keyfimize bakalım.

Jul 7, 2013

Günlük tutma anlayışım üzerine;

Ve çok çirkin yazmış oluşum gerçeği.
Ve çok çirkin,
yazmış oluşum gerçeği.
ZBAM!

Jul 4, 2013

post (never published)

Bugün son derece spontane gelişen bir şeyler üzerine liseden birkaç arkadaşımla buluştum. Sandığımın aksine bu, bana o kadar da kötü gelmedi. Lakin yine de fikirsel manada daha da uzaklaştığımızı görmek üzücüydü. Artık çoğu alanda farklı düşünüyorduk çünkü ben artık bu şehre ayak uydurmak ve onun doğrularına göre yaşamak istemiyordum. Ve ben aslında bunu hiçbir zaman istememiştim. Onlar ise şimdiye kadar burasının bende uyandırdığı kaçıp gitme isteğinin farkına bile varmadan bu şehre daha da yakınlaşmışlardı.

İnsanların yaşadıkları çevreden ve bir arada bulundukları diğer insanlardan etkilenmesine artık toplumsal bir gerçek gözüyle bakılabilir sanıyorum. Peki ben neden ve nasıl bu gerçeğin dışında kalmışım? Bunca yılı bir kapsül içinde insanlardan ırak geçirmiş gibiyim. Neredeyse yirmi yıldır yaşadığım yer, bana hemen hemen hiçbir şey katmamış. Ailem başta olmak üzere, bana bir şeyler "aşılamaya" çalışmış herkesten kaçmışım. (Ya da durun, kaçmadım. Hepsini dinledim. Ama asla kabul etmedim. Belki biraz uygun bulsam, kabul edebilirdim de üstelik.) Sanırım şimdiye kadar bende süregelen bu etrafındaki-onca-kişiye-rağmen-yalnız-olma hissiyatının ana sebebi de bütün bunlardı. 

Jul 3, 2013

İtiraflarım: Ölü bir adamın içimde yaşayan düşünceleri.

Bana çocukluğumda öğretilen şeylere inanmıyordum, ama inandığım bir şeyler vardı. Neye inandığımı ise hiç anlatamıyordum.

(...) ve bütün deliler gibi ben de kendim dışındaki herkese deli diyordum.

(...) infaz (...) günümüzün ilerlemelerine ait akla dayalı hiçbir kuram, yapılan bu işi haklı çıkaramazdı. (...) Bu yüzden iyiyle kötünün ne olduğuna insanların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez.

Bunları niçin yaptığımı bilmediğim sürece hiçbir şey yapamaz ve de yaşayamazdım.

"Haydi bakalım, Gogol'dan ya da Puşkin'den ya da Shakespeare'den ya da Moliere'den ya da dünyadaki geri kalan bütün yazarlardan daha ünlü olacaksın! Olacaksın da ne olacak?"

Ama yaşamıyordum, çünkü gerçekleştirmeyi mantıklı bulabileceğim hiçbir arzum yoktu. 

Şayet bir peri gelip bana arzularımı gerçekleştirmeyi teklif edecek olsa, ben ne isteyeceğimi bilmiyordum.

Ne istediğimi kendim bile bilmiyordum; hayattan korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum, ama gene de hayattan bir şeyler bekliyordum. 

Elimde olmadan bana öyle geliyordu ki, son otuz yıl kırk yıl boyunca nasıl yaşadığımı seyrederek eğlenen birisi vardı: Nasıl öğrendiğimi, geliştiğimi, beden ve zihin olarak olgunlaştığımı ve bu olgunluğa erişmiş zihinsel güçlerimle hayatın zirvesine nasıl ulaştığımı, bu zirveden bakınca her şeyin nasıl ayaklarımın altından uzandığını, zirvede aptalların aptalı olarak nasıl dikilip durduğumu ve hayatta (yaşamaya değer) hiçbir şeyin olmayışını, bundan önce olmamış oluşunu, bundan sonra da olmayacak oluşunu apaçık bir şekilde nasıl gördüğümü seyreden ve eğlenen birisi. Evet, o birisi bu işten zevk alıyordu...

Er ya da geç yaptığım işler, her neyseler, unutulacak ve ben var olmuyor olacağım. O halde daha fazla çabalamak niye?

Ama ben ormanda yolunu kaybeden ve yolunu kaybettiği için de dehşete kapılan ve yolunu bulmak umuduyla oraya buraya koşuşturan birisi gibiydim; attığı her adımda kafasının daha da karıştığının farkında olan, ama elinden oradan oraya koşuşturmaktan başka bir şey de gelmeyen birisi gibi.

Soru şuydu: "Bugün yaptıklarımın ve yarın yapacaklarımın sonucunda ne olacak? Hayatımın tamamının sonucunda ne olacak?"

Farklı bir yoldan söyleyecek olursak soru şöyleydi: "Niçin yaşayayım, niçin herhangi bir şeye karşı bir istek duyayım, niçin herhangi bir şey yapayım?" Soru şu şekilde de ifade edilebilir: "Hayatımın, beni bekleyen, kaçınılmaz olan ölümün yok etmeyeceği bir anlamı var mı?"

Filozof bendeki ve var olan her şeydeki o var oluşun özüne ister "idea", ister "töz", ister "ruh", ister "irade" desin, aslında hep aynı şeyi söylemektedir. O şey şudur: Bu öz vardır ve ben bu özden oluşmuşumdur, ama bu özün neden var olduğunu -eğer tam bir düşünürse- filozof bilmez ve söylemez. Ben de şöyle soruyorum: "Bu öz niçin var olmak zorunda? Bu özün var olması ne gibi sonuçlar doğurur ve de doğuracaktır?" Felsefe bu soruları cevaplayamadığı gibi kendisi de zaten sadece bu soruyu sormakla yetinmektedir. Ve eğer bu, gerçek felsefenin kendisiyse, bütün çabası bu soruyu apaçık bir dille sormaktan ibaret olacaktır. Bu vazifesine sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam ettiği sürece de, "Ben kimim ve evren nedir?" sorusuna, "Her şey ve hiçbir şey." ve de "Niçin?" sorusuna "Bilmiyorum!"dan başka yanıt veremez. 

(...) ancak bu alandaki bütün zihinsel çaba sadece benim soruma yönelmiş olmasına karşın, ortada bir cevabın olmayışı ve insanın bir cevap yerine sadece daha karmaşık bir biçimde sorunun tekrar kendisini elde edişidir. 

(...) hayatın kötülüklerin başı olduğuna karar verdi.

Gerçekten de, yaşamın oluştuğu, hakkında hiçbir şey bilmediğim en eski zamanlardan beri insanlar benim görebildiğim yaşamın o anlamsızlığının farkında olarak yaşayageldiler ve gene de yaşama bir takım anlamlar atfettiler. İnsanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. İçimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından icat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen, öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. "Yanlış olan bir şey var!" dedim kendime. "Bir yerlerde büyük bir hata yaptım." Ancak nerede hata yaptığımı anlamam çok zamanımı aldı. 

Bu akıl dışı bilgi ise inançtır, tam da benim kabul edemeyeceğim şey.

Kimim ben?(...) 

İnsanlığın bu soruyu kendisine sadece dün sormuş olması mümkün müydü? Benden önce herhangi birisinin kendisine bu kadar basit olan, her zeki çocuğun dilinin ucuna geliverecek o soruyu sormuş olması mümkün değil miydi?

(...) bana hep yakın gelmiş olan, Hıristiyanlığın (...) 

Bu insanların itikatlarının benim aradığım inanç olmadığını ve inandıkları şeyin gerçek bir inanç olmayıp hayattan Epikürcü bir yaklaşımla bir teselli bulmak olduğunu anladım.

"Hayat kötülük ve saçmalıktan ibarettir" yanıtı sadece benim kendi hayatımla ilgiliydi, bütün insanlığın varoluşuyla ilişkili değildi.

"(...) insanlar ışıktansa karanlığı daha çok severler, çünkü yapıp ettikleri şeyler fena şeylerdir (...)"

Eğer çıplak, aç bir dilenci sokaklardan alınır da güzel bir kuruma ait bir binaya getirilir, orada kendisine yiyecek içecek verilir ve bir kolu aşağı yukarı hareket ettirmekle yükümlü kılınırsa, açıktır ki, niçin sokaklardan alınıp getirildiğini, kolu niçin hareket ettirmesi gerektiğini, ya da o kurumun tamamen mantıklı bir düzene sahip olup olmadığını sorgulamadan önce, dilenci ilk olarak o kolu hareket ettirmelidir. O kolu hareket ettirirse kolun bir pompayı çalıştırdığını, pompanın su çektiğini ve o duyun bahçedeki tarhları suladığını görecektir. Sonra o dilenci pompa istasyonundan alınıp meyve toplayacağı ve efendisinin cennetine gireceği bir başka yere götürülecektir. Aşağı işlerden daha yüksek işlere terfi edilerek kurumun düzenini gitgide daha iyi anlayacak ve bu düzen içinde yer aldığı sürece niçin orada olduğunu sorgulamayacak ve efendisine asla serzenişte bulunmayacaktır. 

Demek oluyor ki, O'nun isteğini yerine getirenler, bizim "sığır" diye nitelendirdiğimiz o basit, cahil, emekçi halk efendisine şikayette bulunmuyor. Ama biz bilgeler efendinin yemeğini yiyip onun bizden istediklerini yapmıyoruz da onu yerine bir daire etrafında oturmuş şunu tartışıyoruz: "Bu kolu ne diye hareket ettirmek lazım? Bu aptalca bir şey değil mi?" Bu şekilde bir karara varıyoruz. Efendinin aptal olduğuna, ya da var olmadığına ve kendimizin bilge olduğuna karar veriyoruz. Bunun şu sakıncası oluyor: Hiçbir işe yaramadığımızı ve bir şekilde yaşamlarımıza son vermemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Gerçi Tanrı'nın varlığının kanıtlanamayacağına gayet ikna olmuş durumdaydım (Kant böyle bir şeyin kanıtlanamayacağını göstermişti ve ben de onu çok iyi anlamıştım.), ancak gene de Tanrı'yı arıyor, bulmayı umuyor ve eski bir alışkanlıkla, aradığım ama bulamadığım o şeye dua ediyordum.

Ancak ben ne kadar dua ettiysem, O'nun beni işitmediğini ve çağrımı kimsenin muhatap almadığını o kadar iyi anladım.

Ancak çeşitli açılardan, tekrar ve tekrar, yeryüzüne herhangi bir sebep ya da anlam olmaksızın gelmiş olamayacağım sonucuna varıyordum.

İşin en kötü tarafı da kendimi öldüremeyeceğimi hissediyor olmamdı.

"Daha ne arıyorsun?" diye haykırdı içimdeki bir ses. "Bu O. O, onsuz yaşanılamayandır. Yaşamak ve Tanrı'yı bilmek aynı şeylerdir. Tanrı varoluştur."

"Tanrı'yı arayarak yaşadın mı, bir daha Tanrısız yaşayamaz olursun."

(...) her inancın özünü, yaşama, ölümün ortadan kaldıramayacağı bir anlam yüklemek oluşturur.

(...) din bilimin kendisi gerçekte var etmesi gereken şeyi yok etmekteydi.

Her türden farklı inanca mensup en seçkin din adamları bana hakikate kendilerinin sahip olduğuna, diğerlerinin yanılgı içinde olduklarına ve onlar için tek yapabilecekleri şeyin dua etmek olduğuna inandıklarının dışında başka bir şey anlatmadılar. 

Hakikat niçin Lüteriyencilikte ya da Katoliklikte değil de Ortadokdlukta olsun?

Kendisine Hıristiyan diyen bütün o insanların yaptıkları her şeye dikkat kesildim ve dehşete kapıldım.

"Bak ve aklında tut!"

Jun 28, 2013

No more ertelemek.

Her şeyin ters gitmeye başladığı anlarda birden bire gelişen güzel olayların tutup alınlarından öpesim geliyor. Çok değil, birkaç ay sonra piyanoma kavuşmuş olacağım.

5 liraya Conrad kitabı aldığım için pek sevinçliydim üstelik.

İkili ilişkilerde bi' şeyleri aşırı zorlayan insanların bende yarattığı tahammülsüzlüğü, -varsa- bir gönüllüye hediye edip kurtulmak istiyorum. Bendeyken dallanıp budaklanıp doğru şekilde davranmama ciddi bir biçimde engel oluyor zira.

"Normalken süpersin, bir şeyler hoşuna gitmediği zaman sikeyim herkesi modundasın." 
Görünüşe göre insanların hakkımdaki fikirleri netlik kazanıyor, yey, sikeyim herkesi.

Jun 27, 2013

bişi dicektim ama unuttum

Jun 26, 2013

tam karşımda, sırıtıyorum.

Hep bir hissizlikle başlıyor çöküşüm.
Müziğe saldırıyorum.
İçime doluyor.
Göğüs kafesimin orta yerinde, elimi içime sokup kaşımak isteyeceğim bir his duymaya başlıyorum sonra.
Aynı anda bu kadar gergin ve bu kadar mayışmış/vazgeçmiş olmayı nasıl başarabildiğime şaşırıyorum.
Hisler ardı ardına geri gelirken yine de bi' sik olmuyor.
Öylece bakıyorsun.
İşte hayat.
"Hayat işte"den çok farklı olarak.

Jun 11, 2013

Mutsuzken, her şey...

...nasıl da başarıyor,
daha da mutsuz edebilmeyi insanı.

May 21, 2013

FAK.

Gün geçmiyor ki bir defom daha ortaya çıkmasın. Bu defa da hafızam fire verdi. Normalde telefonunun ajandasına bağımlı yaşayan bir insanım zaten ama geçen gün aldığım Oda ve Adam'ın tarihini not düşmeyi unutmuşum, BUGÜNE. Az önce "21 Mayıs'ta bi' şey vardı ya? Ne vardı?" diye düşünürken aklıma geldi ve bileti alıp bakmamla oyunu kaçırmış olduğumu anlamam bir oldu. Çok izlemek istiyordum halbuki, kaçırmam kötü oldu.

May 17, 2013

Son zamanlarda dünya, avcumun içi kadar sanki.

Avcum daha büyük olabilir hatta. Çok garip. 1250 yılında yaşamış bir insanın hayatında görüp görebileceği yüz sayısı, şimdi benim görebileceğimin kaçta kaçıdır acaba?
İnternet, her şeyi miniminnacık kılmış!
Ama işin bir de "iyi ki"si var ki, mesela şöyle:
http://www.youtube.com/watch?v=sVYpJstj5vg
Bunu bana ulaştırabilen bir şey kötü olmamalı. Ama gel gör ki "bir şeyi ne kadar ince dilimlersen dilimle, her şeyin iki yüzü var."
Her neyse, son saplantımla aşk yaşamaya devam edeyim ben iyisimi.

May 9, 2013

Kafamı satışa çıkardım.

Birazdan söyleyeceğim şey yüzünden Justin Bieber konserine gidemedi diye intihara meyleden kız gibi görünebilirim ama LÜTFEN BİRİ BENİ ÖLDÜRSÜN ARTIK YA. Grup çalışmaları hayatımı öyle bi' sömürdü ki bunu diler hale geldim zira. Bütün bu grup çalışmalarının amacı iş bölümü falan sanıyoruz ya biz, "Oh ya, bu defa daha az çalışçam." diyoruz ya hani hep, heh işte NAH! O işler hiçbir zaman öyle olmuyor ve her grubun bir salağı vardır, bizimkinde de bu role bizi layık görmüş olacaklar, kimse kılını kıpırdatmıyor anasını satayım ya. 12 kişilik grupta bundan rahatsızlık duyan kişilerin sayısı da maksimum üç falan. 

Ayrıca çok rica ediyorum, grup çalışması gerektiren bir projedeyseniz ve bir bahaneye ihtiyacınız varsa, lütfen. Ama lütfen, azıcık inandırıcılığı olan bir şey olsun. Ben ve benim gibi, -çoğunlukla- vicdan yapıp işin büyük kısmının altına girenler, zaten salaklığımızı kabul ederek başlıyoruz işe. Bu şekilde yüzümüze vurulması inanın hiç hoş olmuyor. Kıza "12'ye kadar bekle, sana raporu atacağız slayt yapacaksın, o saate kadar atmamış olursak yat uyu." dedik; bir saatte göz tansiyonu çıkmış. Ulan sanki saat 12'ye kadar gözlerini ekrandan ayırma dedik ya........ Niye bakıyorsan o kadar! YAPMIYOM LAN. Yapmıyom anasını satayım. Batıcam ama sizi de batırıcam.

Neyse iyyki Kepzelt Varos var da azıcık sakinleşiyorum.

May 1, 2013

Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi

Çok net bi' şey yazıp kaçacağım bu defa:
BU OYUNA GİDİN!


Apr 25, 2013

Kıpsss!

Yine bir yumurtanın kapıya dayanma anı (bkz: okul) (ayr. bkz: intihar) ve yine saçma şeylerle uğraşmak......
Ve bu da "N'abıyonuz, keyifler yerinde mi?" temalı çalışmam.


Apr 20, 2013

Liebster Blog Award

(Aslında bu mim bana geldiğinde, büyük bir hevesle yazmaya koyulmuştum fakat günde en fazla iki saat bağlanmamıza izin veren -sürekli kopuyor zira- süper hızlı(!) yurt interneti sağ olsun, bir türlü tamamlayıp yayınlayamadım. Şimdi haftasonu Bursa'ya, evime gelmişken rahat rahat yazayım diyor ve kolları sıvıyorum o yüzden. Ultra süper mega gecikme için de Sam'in affına sığınıyorum artık. Ve upuzuuuuun aradan sonra bana mim gönderen ilk kişi olduğu için kocaman öpüyorum kendisini.)

Mim Programı:
Mimin işlenişine dair genel bilgilerin sunulması ve açılış.
Okuyucuların devam etme veya blogu terketmesi için karar vermesine tanınan iki satırlık boşluk.
Mim gövdesi
Saçmalamalar
Müzik
ve kapanış.

Şimdi.
Bu mimde yapacağım şeyler sırasıyla; kendim hakkında 11 bilgi vermek, sorulan 11 soruya cevap vermek, sonrasında 11 soru sorup mimi başkalarına paslamak (üşenirsem bu kısmı atlayabilirim gibi gibi), fotoğrafı eklemek.
(satır I)
(satır II)
Hâlâ burada mısınız? nız... nız... nız......... (bkz: bomboş kalmış blogda eko yapan ses) O zaman başlıyorum, ehöm.

I. İçimde bitmek tükenmek bilmeyen bir müzikal açlık var. Aslında her alanda var bu açlık ama müzik konusunda biraz daha fazla. Halihazırdaki birikimim beni asla tatmin etmiyor, hep daha fazlasını isteyen bilgiye aç bir mekanizmayım.
II. Yeni şeyler denemekten çekinmem. Bazen bu yüzden ilgimi çekmeyen seminerlere bile giriyorum vaktim varsa. İlgimi çekmese ve hatta işime yaramayacak bile olsa her şeyin bana bir şeyler katabileceği düşüncesindeyim.
III. İnsanların bana "güçlü insan" gözüyle bakmasından nefret ediyorum. Ada'nın dediği gibi; "Belki de sorun bendedir? Ben, belki de insanlara 'mükemmel bir imge' vermek yanlışıyla doğmuşumdur.". Ama gelin görün ki işin aslı hiç öyle değil. İşte bu yüzdendir zayıf yanlarımı gören insanların kaçacak delik arayışı. Fak yu ol pipıl.
IV. Çok sevdiğim şeyleri diğer insanlardan kıskanıyorum; mesela şarkıları, mesela grupları, mesela kitapları... Sadece benim olsunlar, kimse onlardan faydalanamasın istiyorum. Hiç biri (bkz: insan) için böyle hissetmedim ama.
V. Canım biriyle muhabbet etmek istemiyorsa, etmem. Ortada bir sebep olmasına gerek yok. Bencilim, evet. Yine de ayıp veya etik olmayan bir şey göremiyorum burada. Zira benim konuşmak istemediğim biri, benimle muhabbet etmek istemiyorsa o an, bu benim için sorun olmaz. Her zaman canımın istediği şekilde davranır ve bu bazen insanları kırmama sebebiyet verdiği için pişman olurum. Ama yine de hiçbir şey yapmam. "Olan oldu." mantığına sahibim bu konuda ve kendime yaptığım en büyük kötülük de bundan vazgeçemiyor oluşum gençler.
VI. Empati kurmada dünya markası olabilirim. 
VII. Tipik öğrenciyim, her şeyi son dakikaya bırakır ve o son dakikada çoğunlukla ödev yapmama/çalışmama kararı alırım.
VIII. Sekiz sayısı, burcumun uğurlu sayısıymış ama bana uğur getirdiğine inanmıyorum. Halbuki -birkaç özelliği saymazsak- tipik oğlak kadınıyım.
IX. Heyecan, özgürlük, yenilik/durağan olmama durumu/devinim/değişim (tek bir kelimeyle ifade edemedim ama bunların karışımı). Bu üçü önemli çocuklar.
X. Samimi olmayan insanlar beni kasar, yanlarında rahat olmayı bırak duramam bile. Aynı şekilde çok salak insanlara da tahammülüm yok.
XI. Kemalpaşa tatlısının doğrusunun, liseye kadar Mustafa Kemalpaşa tatlısı olduğunu sandım. Ayrıca kısır denen şeyle tanışmam da bu zamanlara tekabül eder.

Şimdi soruları alalım...
1. Favori dizi/film/kitap karakterlerin kimler? Her kategori için bir tane. Sürüyle insan ismi yazmayın. Sorunun mantığı favoriyi seçmek. Nedenlerini de yazarsanız güzel olur.
Ama Sam, n'aptın?! Favoriler konusunda istisnasız daima çuvallayan ve her zaman milyon tane seçeneğin arasında kalan birine bu yapılır mı? Neyse, allahtan müzik yok işin içinde. Çünkü artık ciddi anlamda müzikle kafayı bozduğuma inanıyorum. 
Lafı daha fazla uzatmayıp en kolayından başlayacağım: Kitap karakteri. 
Eğer sildiğim 400 kadar kaydın arasında güme gitmedilerse şayet; bu blogda da sık sık adı geçen birini yazacağım. Dünyanın en hayran olunası katilini... Jacques Reverdi'yi. Kendisiyle tanışalı çok, çok uzun zaman oluyor ve buna rağmen hâlâ tahtından edemedi kimse kendisini. (Tuna Atacan'ın zirveyi epey zorladığı bir dönem de olmuştu ama.) 
Burada olayı anlayabilmeniz için size salak bir huyumdan bahsetmem gerekecek. Şöyle ki; yaradılışım gereği nerede sorunlu insan görsem, içimde delicesine ona iyi gelme isteği peydah oluyor. Ve bunu başaramayacağıma dair en ufak bir düşüncem olmuyor niyeyse. Siyah Kan'ı okurken, Jack'i öldürdüğü için asla suçlamadım. Bana hep, kadınlar ona nasıl iyi geleceğini bilmiyormuş gibi gelmişti. Benimle tanışmış olsaydı, asla öldürmezmiş gibi geliyordu. Ama öldürse de çok problem olmazmış gibi hissediyordum. (Kanımda hafif bir Desdemona'lık da var, evet.) (Aynı salak huy yüzünden bir dönemin günlüğünde, Kurt Cobain'e sayfalar dolusu yazı adamışlığım var. Adam, tüm hayatı boyunca bir şeyler söylemek istemiş 
ama kimse aslında ne demek istediğiyle ilgilenmemiş gibi geliyordu hep. Tanışma fırsatım olsaydı, onu karşıma alacak, saatlerce dinleyecektim. Bir şey söylememe bile ihtiyacı olduğunu sanmıyordum. GERİZEKALIYIM BEN GALİBA YA, şuursuzca insanlara iyi gelmeyi istemek ve buna inanmak ve hatta bunun gerizekalılık olduğunu bile bile bunu yapmak... Neyse bi' şey demiyorum. (ayr. bkz.: neyin kafası bu?))

İkinci olarak en sevdiğim film karakterine geçeceğim sanırım, zira her bulduğum diziyi izleme huyum yüzünden sorunun o kısmında büyük sıkıntı yaşayacağım gibi görünüyor. Başlamadan önce bir not düşeyim yalnız; Amadeus, Nowhere Boy, Schindler's List gibi çok sevdiğim filmleri eledim direk. Kurgu bile olsa çoğu filmdeki karaktere her gün dışarıda da rastlamak mümkün aslında ama dışarıdan birini alıp kendine konu edinmiş bir filmdeki karakteri seçmek istemiyorum. O yüzden ilk olarak Alfredo Baeza demeyi düşündüm -gerçi bu adamın gerçekten yaşayıp yaşamadığına dair net bir bilgiye ulaşamamıştım-. Ama şimdi aklıma başka bir isim geliyor: Death Of A Superhero'dan Donald. Thomas Brodie-Sangster hayranlığım da biraz etkilemiş olabilir ama sadece filmin başındaki tren raylarında ayakkabı bağlama sahnesi için bile aşık olunabilir bir karakter bence.

Şimdi geldik mi dizi karakterine? Gerçi yok ya, o kadar da zor olmayacak gibi. Oyumu, (beni az çok tanıyanları pek şaşırtmayacağı üzere) Doctor'dan yana kullanacağım! Ama bunda bir istisna yapmak zorundayım Sam, lütfen. Sons Of Anarchy, Opie! Nedenini yazmaya kalkarsam SoA izlemeyenler için fena, çok fena bir spoiler vermiş olacağım. O yüzden susuyorum. Ama dizi aleminin gördüğü en kral adamlardan biridir bu karakter. Bu da böyle biline.

2. Biriyle tanışmak için ilk söyleyeceğin cümle ne olurdu?
Bazı konularda acayip düz insanımdır. Burada da iki seçenek var: İlki, "Meraba."; ikincisi, "N'aber?". (bkz: blogumun sağ kısmındaki gadgetlar)

3. Çocukluğunda hiç evden kaçtın mı?
Ayıpsın. 2,3 yaşlarımdayım, üstelik bir önceki gün parkta kafamı yarmışım. O zamanlar oturduğumuz ev, şu an tam hatırlamıyorum ama ya iki ya da üç katlıydı ve biz birinci katta oturuyorduk. Pencerenin hemen altında da garaj vardı. Garajın çatısına, oradan da yere atlayarak parka gitmiş, bütün gün oynamış, evdekilere süper heyecanlı saatler geçirtmişim. Akşam eve döndüğümde, fenalaşıp "Ay ben kötü oluyorum galiba, bu çocuk beni delirtecek." diyen anneme de bir önceki gün kafamı yarmış oluşumun tecrübesiyle "Üzülme anne, ben seni hastaneye götürürüm." demişim pişkin pişkin.

4. Hiç celebrity crush'ın oldu mu, odanın duvarlarına posterlerini astığın, dergilerden resimlerini kesip dolaplarına yapıştırdığın bi ünlü oldu mu?
Ville Valo, Chester Bennington ve Richard Kruspe. Bu üçü için kafayı ciddi manada yediğim dönemler oldu, evet. 

5. İzlemediğin/dinlemediğin/okumadığın için utanç duyduğun filmler/diziler/sanatçılar/gruplar/kitaplar hangileri?
Oha, çok fena soru. Hemen filmi söyleyeyim; Pulp Fiction. Çok utanıyom ama VALLA HİÇ FIRSAT OLMADI YA. 
Kitap için de Game Of Thrones'un kitaplarını söyleyebilirim. İki yılı aşkın süredir her fırsatta okumak istediğimi dile getiriyorum ama sonuç ortada. VURMAYIN. 
Diziyi de şimdi çok düşündüm ama aklıma bir tek OZ geldi. Başlayıp devam edememiştim. Hâlâ da niye etmiyorum bilmiyorum ve fakat bundan da utanıyom yes. 
Dinlemediğim için utandığım bir grup veya sanatçı yok ama, ondan kesin eminim. Müzik yapan herhangi biri, azıcık da olsa ilgimi çekmişse iki elim kanda da olsa gider bir yerlerden discpgraphysini edinir beğeni durumuma göre ya arşivimin en kuytu köşesine saklar ya da sadece uyurken dinlemeye ara verdiğim bir sürece girerim.

6. Eğer gece yolda yürürken takip edildiğini hissedersen ne yaparsın?
Tam da benim gibi paranoya sınırlarını zorlayan birine sorulacak cinsten bi' soru. Hazır aşırı yavaş yurt interneti "Al sana." diyerekten tamamen kendini kaybetmiş ve bu yüzden not defterinde takılıyor oluşumun rahatlığıyla destan yazıyorken gelin bir örnekle durumu pekiştirelim... Küçükken bir ayak bileğimin diğerinden ince olduğunu gözlemlemem üstüne bacağımın kesileceği sonucuna varıp bir köşede içli içli ağlamış ve üzülmesinler diye bunu annemlerden ayağımın kesileceği güne kadar saklamaya karar vermiştim. 

Şimdi böyle bir insan gece takip edildiğini düşünse ne tepki verir sizce? 
A) 10 saniyede bir çaktırmadan (çaktırmadığını sanıyor ama tüm dünya farkında) arkasına dönmek suretiyle etrafı kolaçan eder 
B) Adımlarını hızlandırırken bir yandan da takip edenin saldırma ihtimaline karşı ne yapıp da onu etkisiz hale getirebileceğini düşünmeye başlar ve kendini olası saldırılara karşı hazırlar 
C) Telefonla birini aramış gibi yapıp arkadakinin de duyabileceğini düşündüğü bir sesle "N'aber ya, nası gidiyo? Ha evet karateden çıktım şimdi Hakkı'lara gidiyorum. Ne? Yok, bugün karate vardı, tekvando kursum yarın b'olum karıştırıyon ehehe." türevi bi' ton şey saçmalar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, seçilecek ismin (bkz: Hakkı) akıllara insan irisi birini getirmesi gerektiğidir. 
D) Şahin bakışlarıyla etrafı tarar ve kendini içine atabileceği açık dükkan, eczane vs arar 
E) Neşe (nam-ı diğer: Hepsi). 

7. En sevdiğin grubun konserindeyken solist seni sahneye davet edip istediğin şarkıyı söyleyebilirsin dese hangi şarkıyı söylerdin?
En sevdiğim grup henüz tanımlanamadı ama bendeki yerleri kişisel sebepler yüzünden apayrı olduğundan, bu grubun Nightwish olduğunu varsayalım şimdilik. Gelin görün ki, onların da şu an resmi bi' solistleri yok. (Marco'yu saymayın.) Bundan faydalanarak Tuomas'ın beni sahneye davet ettiğini hayal etmek istiyorum şu an. Gerçi Floor Jansen veya Marco'ya da asla hayır demezdim, yanlış anlaşılmasın. Neyse, tam şu an Tuomas beni seçti ve elini uzatarak sahneye çıkmama yardım etti. Biraz konuştuk, heyecandan aşırı saçmaladım ama o, bunu çok sempatik buldu ve bana evlenme teklif etti. HEYECANDAN DÜŞÜP BAYILABİLİRİM! Şimdi karısı olmadan önce söylemek istediğim bir şarkı var mı onu soruyor. Ben de hemen "Evet, var!" diyorum ve ardından mikrofonu kapıp The Cranberries - Zombie'yi söylemeye başlıyorum. Çünkü bu şarkıyı iyi söylediğimi düşünüyorum ve zaten bir dönem gösteri için provalarda o kadar çok söylemem gerekti ki daha çok hakim olduğum bir şarkı yok. Şarkı bitince de Paul Stanley'in Avustralya konserinde yaptığı gibi son derece havalı bir şekilde "My microphone needs viagra." diyorum ve gözlerimi açtığımda Tuomas da dahil herkes salonu terketmiş oluyor. FIN.

8. Hiç arkadaşların tarafından yargılanıp dışlandın mı?
Hayır. Sanırım yargılayıp dışlamaktansa hatalarımı veya bana katılmadıkları noktaları çekinmeden ifade edebilecek ama geri kalan kısımda kararı bana bırakan ve n'olursa olsun kararıma saygı duyan arkadaşlara sahip oldum hep. OHA DÜŞÜNDÜM DE ÇOK ŞANSLIYIM.

9. Yıl 1855. Nerede, ne yapıyor olmayı isterdin?
Yıl 1855. Dünyanın hemen her yerine gitmiş bir sirkte trapezciyim. Doğduğumdan beri burada, bu insanlarlayım ve artık hepsi ailem gibi olmuş. Gösterilerimiz, her yerde büyük heyecanla karşılanıyor ve sanırım aslan terciyecisi çocuktan fena halde hoşlanıyorum.

10. Hayatının geri kalanını Mars'ta yaşamak ister miydin?
Orada sadece şeker ve su var. Limonlu dondurmanın olmadığı bir gezegende yaşayamam ben.

11. Yerinde olmak istediğin ünlü biri var mı?
Yok, sanırım. Öldükten sonra bile insanların adımı biliyor olması düşüncesi eskiden beni çok cezbeden bir şeydi; fakat artık bunun o kadar da iyi olmadığını düşünüyorum. Adımın yaşıyor olması, benim yaşadığım anlamına gelmez ve bu yüzden hiçbir şey ifade etmiyor bana. Ölen birinin hatırasını yaşatma fikrini de çok saçma buluyorum. ALOO??? ADAM ÖLMÜŞ, FARKINDA MIYIZ?
Yaşarken ünlü olmayı ise her zaman can sıkıcı bulmuşumdur. Özgürlüğüme her şeyden çok bağlıyım sanırım ve rahat nefes alabilmek, benim için her şeyden önemli.


Şimdi gelelim benim sorularıma. Üşenirsem atlarım demiştim ama eğlenceli olacağa benziyor. Üstelik birilerini mimlemeyeli de uzun zaman oldu.
1. Bir gün uyanıyorsun ve daha önce adımını bile atmadığın bir evde buluyorsun kendini. Odaya perdeleri açmak için giren hizmetçi kıyafetli kadınla olan kısacık konuşmanızdan evin tek çocuğu olduğu çıkarımını yapıyorsun. Annen, baban ve varsa kardeşlerin gitmiş; yerine kendini annen ve baban olarak tanıtan iki yeni insan gelmiş. Ve bir de koca bir malikâne. Civardaki, hatta belki de tüm ülkedeki en zengin ailesiniz. O anki tepkini, düşüncelerini ve ne yapacağını yazmanı istiyorum. Gerçek ailen mi yoksa buradaki rahat ve para mı?
2. Hayatında yaşadığın en saçma ve anlamsız olay neydi?
3. Aşağıdaki yazacağım ikililerden (ara ara üçe de çıkabilirim, bakıciiz.) hangisini seçersin?
* John Lennon - Paul McCartney
* Paul Simon - Art Garfunkel
* Elizabeth I (nam-ı diğer, The Virgin Queen) - Mary I (nam-ı diğer, Bloody Mary)
* progressive rock - post rock
* Simpsons - South Park 
* Matematik - Coğrafya
* 70ler - 80ler - 90lar
* Fantastik - Bilim Kurgu
* Ütopya - Distopya
* sonbahar - ilkbahar
* Tarja Turunen - Anette Olzon - Floor Jansen
4. Bu sabah uyandığında aklına gelen ilk şey neydi?
5. Favori albümün? (En fazla iki tane, o da çok kararsız kalırsan diye.)
6. Arkadaşının evine akşam yemeğine gittin. Yol boyunca "Ya yemekleri sevmezsem... Ne tepki vereceğim?" diye düşündün ama olaya bak! Masada en sevdiğin yemekler var. Büyük bir mutlulukla arkadaşının annesine, "Aa en sevdiğim yemekleri yapmışsınız, elinize sağlık!" dedikten sonra önündeki tabaktan bir çatal alıyorsun. Ama o da ne??!! Hayatında yediğin en kötü yapılmış en sevdiğin yemek! Tüm mideni ağzında hissediyorsun, neredeyse kusacaksın. Bir yudum su içtikten sonra diğer yemeklerden de tadıyorsun fakat hepsinde aynı hüsran! Ne yaparsın?
7. Küçükken şu anki yaşına geldiğinde nerede, ne yapıyor olmayı hayal etmiştin? Bu hayale az da olsa yaklaştın mı sence? Yoksa gitgide uzaklaşıyor musun?
8. Yalnızlığı mı yoksa her daim bir insan kalabalığı içinde yaşamayı mı tercih edersin?
9. Kendine en yakın bulduğun üç roman/dizi veya film karakteri? Ya da istersen tüm üçlüleri yazabilirsin.
10. Yağmuru ne kadar seviyorsun?
11. Sence elli yaşına geldiğinde nerede, ne yapıyor olacaksın?
Mim için ise seni, seni ve seni seçtim. İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Bol şans!
Not: Üşeniyorsanız, yapmayın gençler, zorlamanın alemi yok. Zira devasa oldu benimki, tekrar okuyup imlâ hatalarını düzeltmeye bile üşendim.


Fotoğrafı hiç sevmedim niyeyse,
o yüzden sona koyuyorum sırf eklemiş olmak adına.
Darılmaca gücenmece yok.

Apr 15, 2013

meraba, birazdan kendimden alıntı yapacağım.

meslekler konusunda kafam hep çok karışık oldu. çünkü neredeyse her şeyi olmak istiyordum. çocukluğumdan beri haber spikeri, arkeolog, astronot, adli tıp uzmanı, göz cerrahı, psikolog, sınıf öğretmeni, oyuncu, mimar, vokalist, piyanist, trapezci ve şu an aklıma gelmeyen milyon tane şey daha olmak istedim. bunları çocukken istemek garip gelmiyor kulağa ama ben bütün bunların hepsini hâlâ istiyorum. ve işte bu garip. hani birkaç tanesi diğerlerinden daha ağır bassa bile asla bir tanesi hepsini yok edip liderliği ele geçiremiyor. ve bu yüzden tek bir hayata sahip olmak, beni dünyada hiçbir şeyin edemeyeceği kadar mutsuz ediyor. yani bunun bilincinde olmak, demek istediğim. bu şekilde elimdeki o tek hayatı da mahvediyorum, farkındayım. ve işte yine olaylar aynı kapıya çıkıyor: "her şeyin bilincinde olmak bir hastalıktır." ama zamanla bir şeyi daha farkettim. tiyatro yaparken, kısa bir süreliğine de olsa bu hayatların her birine -kısmen de olsa- sahip olma şansı yakalıyorsun ve işte sanırım tiyatroya kafayı bu kadar takmamın sebebi de bu. gerçi henüz öyle işin ehli sayılmam, hatta henüz hiçbir şey bilmiyorum bence ama bilmek istiyorum. bilmek ve içinde yaşamak.

cheers!

...ve bir kez daha her şeyi batırdım.

trying to be bad.




Comboma bakılırsa, yine çok değişik kafalardayım ve yine umursamıyorum -ya da öyle sanıyorum-.
Yalnız şu son videoyu her izleyişimde Kurt Sutter'a tekme tokat dalasım geliyor.