Jan 30, 2014

Arietta... Yalnızlık kederi

(...)

Bir gün bir arkadaşını evine çağırır Beethoven.
"Yeni bir sonat besteledim. Galiba şu ana kadar yazdığım en iyi eser, bir dinlemeni isterim" der.
Eve gelip eseri dinlemeye başlayan dostu, birkaç saniye sonra Beethoven'ı durdurmak zorunda kalır.
Çünkü piyanodan anormal denilebilecek kadar kötü ve bozuk sesler çıkmaktadır.
Piyanonun kapağını açarlar...
Bütün teller kopmuş, çekiçler kırılmıştır...

Beethoven haftalarca, aylarca fark etmemiştir piyanosunun tamamen bozulmuş olduğunu.
Ne hazin bir kederdir yazdığını duyamamak...
Ne büyük bir yalnızlık...
"Asıl sağırlık içsel sağırlıktır" derdi Beethoven...

İnsanoğlu yalnızdır...
Genç bir kız, "Sevgilimle birbirimizi tanımaya çalışıyoruz" diyorsa...
Anlayın ki, "kendisini tanımaya çalışıyordur" henüz
O yalnız kız...
Bir sanatçı, "Yeni bir eser üzerine çalışıyorum" diyorsa...
Anlayın ki, "kendisindeki yeni şeyleri keşfetmektedir"
O yalnız sanatçı...
Hayatla sonuna kadar mücadele eden bir ilk bölümü var Opus 111'in.
Yalnızlık mücadelesi bunun adı.

Ama beni bu yazıyı yazmaya zorlayan aslında eserin ikinci bölümü.
Arietta...
Evreni ve insanı içselliğiyle bu dünyada en iyi anlatan müzik...

"Bu sonatın akılda kalan bir melodisi var mı?" diye sorabilirsiniz...
Akılda kalan...
Belki yok.
Ama "içte kalan" var...

(...)

- yalnızlık kederi / bir müzisyenin notları, Fazıl SAY.

Jan 27, 2014

Dünyanın en güzel roman başlangıcı.


...dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, üçüncüsünde gelir dişlere dayanır.
Lo
Li
Ta
.

Jan 19, 2014

18.01.14

...

Jan 10, 2014

"Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte. Her ölüm erken ölümdür. Biliyorum tanrım. Ama, ayrıca, aldığın şu hayat... Fena değildir, üstü kalsın."

Henüz yirmili yaşlarımın ilk ayını bile geride bırakmamışken, her şey AŞIRI garip gelmeye devam ediyor. Yaşamak gitgide garipleşiyor ve anlamsızlaşıyor sanki. Küçük bir çocukken hepimiz "günün birini" bekledik, yapmayı planladığınız bütün o şeyler için. Şimdi günün birinin bir türlü gelmediğine şahit oluyor ve belki de bazılarımız için asla gelmeyeceği gerçeği ile yüzleşiyoruz. BİZ BÖYLE PLANLAMAMIŞTIK, değil mi? Siz de böyle planlamamıştınız. Ben mesela, kırkıma gelebilirsem; ölmeyi planlamıştım. Şimdi yarısını yaşamışken, yapmayı planladıklarımı ömrümün kalan yarısına sığdırabileceğimdense ciddi şüphe duyuyorum.

Şimdi, tam şu an, yüzmek için girdiğiniz bir denizde boğuluyor olduğunuzu hayal edin. Uzakta minicik kalmış insanlar, suratınıza çarpan metrelik dalgalar yüzünden kesilen nefesiniz ve yuttuğunuz tuzlu su, ayaklarınızın yere değmiyor oluşunun içinizde yarattığı tedirginlik ve dalgalar yüzünden arada sırada görebildiğiniz gökyüzünden başka hiçbir şey yok o anda. Küçükken sorsanız böyle bir anda SONUNA KADAR ÇABALAYACAĞIMI söylerdim size. Sürekli ölmeyi planlayan birinin, planlamadığı bir vakitte ölmeyi reddetmesi de anca bir çocuğa yakışırdı zaten; kendime yakışan cevabı vermiş olurdum. Ama bu yaz, tam da böyle bir anda her şey o kadar normal geldi ki. Ölüyordum, hepsi buydu. Kafamdan binlerce şey bi' anda akıp geçti. "Neden kimse yardım etmeye gelmiyor? Beni farketmediler mi? Ne yani? Gerçekten ölüyor muyum? Böyle mi? Hayır hayır! Henüz ölemem!! Daha planladıklarımı yapmadım ki! DAHA HİÇBİR ŞEY YAPMADIM Kİ! 
Neyse, 
n'apalım. 
Ölüyorum işte, 
hepsi bu."
Sonrası beklemek. Öylece bekledim. Birinin gelip kurtarması değildi beklediğim, ölmekti. Öyle ya, ölüyordum işte. Çabalamaya ne gerek vardı? Elimi uzatsam tutacağım bir hayatım vardı ama uzatmamayı seçiyordum. Çünkü işe yaramayacağını düşünüyor olmalıydım, bilemiyorum.

Sonra o güne kadar ölmesi için milyon kere dua ettiğim adam, beni kurtarmaya geldi. Ama başaramadı. Birlikte daha da açıklara sürüklendik. Sonra ben korktum. Kendi hayatım için korkmadığım kadar çok korktum. Çünkü birinin senin yüzünden ölmesi düşüncesi, yani birini öldürmek; kendi hayatından vazgeçmekle kıyaslanamazdı. Hehe, çocukken seri katil olmayı düşlediğimi de anlatmış mıydım size? Neyse, sonra ben öyle delicesine çabalamaya başladım ki... İnsanlar bizi farketti ve hep beraber çıktık. Kafam, midem allak bullaktı. Her şeyden bu kadar kolay vazgeçebilmem, beni ciddi manada şoka sokmuştu. Ve küçük bir çocukken, ölmesi için tanrıya yalvardığım adamı kendim öldürmeyi planlamamıştım besbelli.

Keşke düşünme eylemini kontrol edebilen bir düğme olsa ve kapatabilsek. Bunu bazen o kadar çok istiyorum ki... Daha önce, çocukken bu konu üzerine bir roman yazmaya çalıştığımı anlatmış mıydım size?

Jan 2, 2014

Bir gün kafamın içinden dışarı çıkabilecek kadar büyüyebilecek miyim sence Molina?

http://www.youtube.com/watch?v=2kfkUUkEGtc

Bu, hiçbir zaman benimle bir başkasının arasındaki bir şey olmadı. Öyle göründüğü zamanlarda bile. Bu, her zaman müzikle benim aramdaki bir şeydi. Yalnızca müzik ile benim.
Kolayca dile gelmemesinin sebeplerinden biri de bu.
Bu müzisyenlerle benim aramdaki bir şey bile değil,
ama anlatamıyorum.
Çünkü dediğim gibi; bu,
sizinle benim aramdaki bir şey olmaktan çok uzak.

Dec 28, 2013

Ayyukayyukayk.

2013, mesleği dolayısıyla bilgisayarla iç içe olmasına rağmen telefonla arasındaki buzları bir türlü eritememiş annemin akıllı telefonla tanışma ve kaynaşma yılıydı. Ve sonunda bu sancılı alışma süreci meyvelerini vermeye başladı... Whatsapp'a aşık olan annem, doğum günümü Whatsapp'tan kutladı! Yine duygulandım anlatırken.

Meraba yirmili yaşlar meraba!

Dec 20, 2013

amcalar üzerine denemeler-I

Bugün birçok kez defterlerime yazmak zorunda kaldığım bir tarih bu, 19 Aralık 2013. Ve şimdi de sana yazıyorum, upuzun bir aradan sonra.
Hayal dünyası insanın, insanların... Garip şey. Her şey orada kurgulandığı gibi kalsa pek iyi ama üzücü ki çoğu zaman bu mümkün değil. Belki orada yaratılan bir karakter gerçek dünyada da yaşıyor ama ara ki bulasın! Zaten gerçeklikle hayalin arasındaki amansız ayrım değil mi her derdin başı? Hayallerde her şey ne güzel oysa. Orada yaşamaya çalışınca deli oluyorsun ama deli olmanın bile güzel bi' yani var çoğu zaman.

Dün SahneHâl'de Örümcek Kadının Öpücüğü'nü izledikten sonra yurda gelip günlüğüme yazdıklarım bunlar. Her hareketinin beni herhangi bir şeyden çok daha fazla irite ettiği oda arkadaşımın o an odada bulunuyor olması dolayısıyla, kafamı toparlayıp doğru düzgün yazamamışım aklımdakileri/hissettiklerimi. 

Başa dönelim. Oyundan sonra uzun zamandır görmezden gelmeye çalıştığım yakın bi' arkadaşımla yürüyorduk. Görmezden geliyordum çünkü saçma sapan davranmıştı ve insanoğlu, her zaman saçma sapan davranılmayı hakketmediğini düşünecek kadar kendini beğenmiş olmuştur! Öyleydim. Ve bana hakketmediğim şekilde davrandığı için kolayca itelemiştim onu uzağa, dışarıya olmasını umarak.
İnsanlar bazen gözümü döndürüyor.
Kırgınlıktan mı öfkeden mi, 
o kadar kestiremiyorum ki.
Neyse, sonuç olarak takıldı kaldı bir yerlerinde, tamamen çıkmasını umduğum hayatımın. Sonrası, zaman zaman ve zaman. Bir boka yaramayan.
Soğukta titreyerek yürüyorduk. Öylesine bir şeylerden bahsediyorduk. Bahsedilmesi gereken tonla şey varken, iki yakın arkadaşın "öylesine" şeylerden bahsetmesi bazen içlerinden birini çok fazla yaralayabiliyor.
Duvara çok güzel kafalar atmak istiyorum.

Şimdi de, yazının başına dönelim. O an yazdıklarım, yol boyunca başka şeylerle birlikte kafamın içinde dönüp durmuş şeylerin alelade ve saçma bir ruh haliyle kağıda dökülmüş haliydi sadece. Bir oyun izliyorsun, bir karakter -dolayısıyla oyuncu- öyle kendisine hayran bırakıyor ki... İşte aynı onun o halinin oyunda kalması gibi, kafandaki şeyler de. Böyle düşününce bayağı üzücü oluyor.
Epey uzun süredir bir şey böyle hissettirmemişti yine de. Molina'nın, Oğuz Utku Güneş'in oyuna dokunuşuyla Göktay Tosun'un yarattığı Molina'nın gerçek olmasını öylesine delice istedim ki... 
Kıssadan Hisse: KENDİ İYİLİĞİNİZ İÇİN, BU OYUNA GİDİN.

Şimdi de başka -ve evet, yine üzücü cvlkbj- bir şeye geçeceğim: Philip Toledano'nun Days With My Father çalışması (üzerine tıklamakta serbestsiniz). Annesi öldükten sonra kısa süreli hafıza kaybına sahip olan babasıyla geçirdiği üç yılın fotoğraf karelerine yansıyışı. Buna, "çalışma" veya "proje" demek sinir bozucu aslında. Baban o senin! Şaka maka, bununla ilgili bir şey cidden yazamayacağım; zira aşırı üzülmekle meşgulüm.

 

Yıllar geçtikçe insanlar büyüyor, ben ise sadece üzülüyorum. Bende bayağı bir şeyler yanlış galiba ya. Neyse, şimdi birazcık gülmeli şeyler anlatıcam. Uzun zamandır burada bunu yapmıyorum. Ayrıca uzun zamandır sohbet havası*nda da yazmıyordum, iyi oldu.
*dünyanın en manasız şeyi gibi durdu bunu böyle söyleyince. o kadar manasız ki, neredeyse güleceğim.

Geçen gün İzel, aldığı radikal kararlar doğrultusunda yılbaşından sonra balık dışında et yemeyeceğini arkadaş grubumuza duyurmuş bulundu. Bizce zaten olay "nah yemez!"den ibaret ama asıl, bugün feribotta kafamı Enis Batur'un Kara Mizah Antolojisi'ne gömmüşken çaktırmadan dinlediğim, karşımda oturan iki amcanın diyaloğu "İzel neden et yemeli?" sorusuna harika bir cevap! Görelim:

EtSevdalısıAmca1: Yalan ya yalan! Ot yemekle et yemek bir olur mu? Hepsi yalan, insanları kandırıyorlar. Bizim bi' restorancı abimiz vardı, "Bi' parça et, bütün otlara bedeldir!" derdi. Öyle tabii. Mesela dana neyle besleniyo? Otla. Bütün yağlar da onda! Hiç yağlı, şişko aslan gördün mü? Göremezsin. Çünkü aslan et yiyo!
EtSevdalısıAmca2: Evet evet, öyle. Ben 82 yaşındayım, daha bi' tane aspirin almadım, çünkü hep et yedim!!!

Peki ben? 
Bu yaşıma kadar hep etten kaçtım, kurban bayramlarında ölü taklidi yaptım, zorla ağzıma tıkıştırılan etli yemekleri azami miktarda tükettim, onları bile yeri geldi sindirmeden sistemimden attım! Her "Tadından nefret etsem de artık balık yiyyycem!" sözünü verişimde ıspanağa, lahanaya daha çok sarıldım. Sonunda da böyle adından başka her şeyi hatırlamakta güçlük çeken, ota boka üzülen bi' insan oldum çıktım. ÇOK ÜZGÜNÜM AMCALAR, beni affedebilecek misiniz?

Dec 9, 2013

Bir süreliğine alıştım sanıyorsun, sonrası yine aynı yabancılık. Her şeye, herkese.
t

Nov 29, 2013

INIO ASANO

Bu adamın mangalarında bir şey var. İlk sayfadan itibaren insanın gözünün içine bakan bir şey. Nijigahara Holograph'ta "Ha-ha! Just ignore them! Ignore them!"deki o çarpık gülüş, "In which case, what an empty world we live in."deki batan güneşin sıcaklığı, Umibe no Onnanoko'da "Sex with love is an illusion." sahnesindeki tene değen klozetin soğukluğu ve akabinde kızın "Be quiet!" konuşma baloncuğunda verdiği nefes ya da Punpun'un ellerinin siyahlığı ama çok güzelliği mesela. Aldırış etmemeye çalışıp okumaya devam ediyorsun ama huzursuzluk diz boyu. Sonra, bir sayfanın ufacık bir yerinde, belki bir konuşma balonunun içinde ya da Asano'nun kullanmayı pek sevdiği o siyaha doymuş fonun üzerinde suratına çarpıveriyor. ZBAM!!!
Şimdi bekle öyle,
suratına yerleşmiş çarpık gülüşünle.

Bilmiyorum, belki tüm bunlar sadece bana bir şeyler ifade ediyordur ama ense kökümden tutup sarsıyor beni bu adamın yazıp çizdikleri. Beni içine çektiği karadelikte mutsuzluktan o denli sarhoş oluyorum ki, bıraksalar orada öleceğim.

Nov 26, 2013

bir kafam var, al o da senin.


İster sevgilin, ister evladın; kim olursa olsun, hayatını kendinden başka biri odaklı kurmak dünyanın açık ara en aptal işi. Her iki taraf için de. İki tarafta da bulunduğumdan iyi biliyorum.

Hayatımın merkezinde kendimin değil başka birinin oturduğunu farkettiğimde aptallık yapmaya doyamayacak kadar küçüktüm; ve nitekim doymadım da. Aptallığım aldı başını yürüdü gitti. Hayatımın merkezi öyle bir kaydı ki sonra. Ve yer,
öyle bir kaydı ki ayaklarımın altından.

Bulunduğum ikinci tarafı da anlatacaktım; anlatamadım. Yine. Yirmi yıldır sindiremediğim şeyler var zira. Bir adım atsam kurtulacağım oysa.
Şimdilik tam buraya kafama göre birleşik yazılan bir "herneyse" iliştiriyorum -birleşik yazılan "herneyse"ler her zaman en güzelleri olmuştur çünkü-.

Bu gece Savunma'yı izlemeye giderken Hell's Angels yelekli, İngilizce konuşan, dövmeli adamlar gördüm İstiklal'de. Vaktim olsa adımlarımı ağırdan alır, gerçekten kulüp üyesi olup olmadıklarını öğrenmeye çalışırdım. Başkalarının konuştuklarını dinlemek çoayıb biliyorum ama stalker ruhum merak etti bir kere. İnternet sitelerinde TR şubesi -xclkvjxb- olarak görünen tek kulüp üyeleri de hapiste görünüyor.

Yurda dönerken de çok güzel bi' motor gördüm ortalık yerde. Benim bırak motoru, varolanı da çaldıklarından ötürü üç tekerli bi' bisikletim bile yok şu an. Kamboçya'ya da gidemiyorum. Oh valla ya. Neşe'ye biçilen kader oturup SoA izlemek ve bununla avunmak olmasaymış keşke.

Ayrıca, şu tepedeki şarkının sountracki olduğu filmi bir kez daha mı izlesem acaba ya. Durumum yeterince boktan değilmiş gibi bi' filmin ağzıma sıçmasına ihtiyacım var ve o, bunu güzel başarıyor.
Herneyse.

Nov 25, 2013

AHLAK, kocaman soru işareti.

Bir iki post aşağıda "Tastamam görünen her şey, eksik hissettiriyor." demişim ya, işte bu, bu çok güzel örnek. Tastamam görünen ama eksik hissettiren, daha doğrusu eksik -hatta tamamen içi boş- olduğunu hissettiren bir şey. Süregelen ahlak kavramı, günümüz ahlak tanımı ve gelecekteki evrimi. Elde kalan hep aynı içi boş detaylar.
Ve ahlakın ahlaksızlığı.

Nov 18, 2013

Birilerini anlamaya çalışarak değil aşağılamaya çalışarak yaşıyorsanız vay halinize!

21. yüzyılın en hastalıklı hissiyatı sanırım bu: Bir yandan insanlara "Bakın ne kadar da süperim..." imgesi vermeye çalışırken, diğer yandan aynı insanlar hakkında "Ve sen de bir o kadar rezilsin!!!" şeklinde düşünmek. Hatta belki şu "tanrının ruhunun bir parçasından yaratılmış olma" olayına bile insanlık olarak o kadar inanmak istiyoruz ki artık hepimiz birer "tanrıcık"ız! Peki yaşadığınız her anı bok ederken hayatın sonunda elinize ne geçeceğini sanıyorsunuz?

"Bir tek şu gülmelerimiz yanımıza kâr kalacak!"

Nov 10, 2013

kafalar neden yanar?

"Her günün orta yerinde,
Her an içine düşülebilen
Bir büyük boşluk
İnsan şeklinde."

Tastamam görünen her şey, eksik hissettiriyor.

Nov 4, 2013

I am a child of universe, said YES and the life has began.

Placebo, Angkor Wat, 2008.
Öncesinde haberim olsa da, o dönem gitme ihtimalim sıfırla kapı komşusuymuş gerçi ama insan yine de üzülüyor böyle bir şeyi kaçırdığı için. Hele de konser mekanı "Beni muson yağmurlarında yıkasınlar!" ülkesi olunca... Bir gün benim olacaksın Kamboçya! Ya da ben senin.




Hazır konser muhabbeti de açılmışken, 5 Ekim'de Salon IKSV'deki Moddi konserine de değineyim. Dünyanın en sempatik, en tatlı, en mütevazi, en mükemmel insanı sanırım bu adam! Stuck in the Waltz'ı söylemeden önce söyledikleri sağ olsun, on milyon kat daha çok sevdim ve sahiplendim şarkıyı. 5 Ekim 2013, 10:55pm, şimdiye kadarki hayatımın en mutlu anlarından biriydi bu yüzden. Let's face it! We're stuck in the waltz!!!

Ayrıca 20 Kasım'da Olafur var Salon IKSV'de, gelin! Gidemediğim Mor Karbasi, Ane Brun ve Blonde Redhead'ten sonra teselli konseri seçtim kendisini. Daha iyisi olamazdı zaten.

Yalnız bu konser olayına şimdi bir kere başlayınca devam edesim geldi. Bir araya, sağa sola, bir yerlere "Canlı izlendi, zevkle kafalar yakıldı!" tadında bi' liste hazırlayabilirim en azından. Ya da üşenmezsem yazarım, destansı!

Oct 17, 2013

Öğrenci olmak ve olamamak üzerine...

Son birkaç aydır her şey birden, hızlandı sanki. "Yirmiden sonra hızlanacak." demişlerdi. Yirmime iki aydan fazla zaman var. Gerçi bu komik bi' düşünce. "Tak!" diye yirmi olduğun anda hayatının değişeceğini beklemek falan... Beklemiyorum esasen.

Sadece, eskiden almam haftalar sürecek kararları üst üste alıyorum. Ya da belki de uzun süredir kafamda olan şeylerdi ve hepsini aradan çıkarıyorum. Tanrım! Beynimin n'apmak istediğini anlamaya yarayan bir organımın olmayışından kaybediyorum hep! Düşünmeye zamanım kalmasın diye, haftamın yedi gününü doldurmuş oluşumla da alakalı olabilir bu durum pek tabii.

Ya ben bu aralar yine "mutsuz kız blogu" yazmaya başladım, di mi? Mutlu hiçbir zaman olmadım ama aslında mutsuz da değilim. Zaten mutsuz olsam da yarım gün falan sürüyor artık maksimum, o derece hızlandı her şey. 

Mesela geçen gün sınıfta kaldığımızı öğrendik arkadaş grubumca *SITCOM KAHKAHA EFEKTİ* 
Bu efektin girdiği her sahnede olduğu gibi, hiç komik diyildi. Öğrenci belgemde yazan "1. sınıf öğrencisidir" ibaresi üzerine, "Heheheh, bi' yannışlık olmuş heralde. Peki neden bunu bizimkileri kandırmak için kullanmıyım?" çakallığına erişip durumdan da hiç kıllanmayarak "Oloooooom sınıfta kalmışız." yakarışlarımı arkadaşlarımın suratlarına püskürttüm. 
Yalnız düşününce sahne çok trajik ya. Bakın, hep beraber hayal edicez şimdi:

Yer: MSGSÜ Rıhtımı
4 genç kız ikinci sınıf olduklarını sanarak, boğaza karşı oturmaktalar. Gündemlerinde yine yaşadıkları YOLO (you only live once) hadiseleri var. İçlerinden biri sınıfta kaldıklarını biliyor, ama bilmek istemiyor, onun yerine eğlenmek istiyor ve patlatıyor bombayı: 
-Olooooooooooooooooooom sınıfta kalmışız.
Aslı: Nişiiii şaka mı yapıyosuuuuuun? (Tercüme: Neşe şaka mı yapıyorsun?)
Tuğçe: AHAUAHAUAHAUAH nasıl yani?! (dumur) (Kahkahanın sonlarına doğru asılan ve "nasıl yani" kısmında iyice ciddileşen surat eşliğinde.)
İzel: YOLO BE!

Amaç: Şaka yabmak.
Sonuç: Hayatın şakasına gülememek, boğazda düğümlenen bir şeyler, boğazın serin sularına dalıp gitmek.

Sonra "Ehehehe, şaga yabdım." nidaları eşliğinde arkadaşlarının yanından ayrılan esas kızımız, öğrenci işlerine gidiyor ve:
"Yha haha ben ikinci sınıfım ama bir yaşmışınız ahahah?" (allam nolur göte gelmeyelim gülüşleri) (hâlâ inanmak istemiyor)

Genel Sonuç: 40 krediye ihtiyacım varken 38 kredi almışım ya lan! Geçen sene danışmanıma gidip "Hodjam ders istiyom." dediğimde, "N'abıcan dersi, git sergi gez!" demişti bana. Ben de "Vaysle, adam haklı yaws!" deyip bütün yıl sergi gezdim. Hatta gaza gelmekte sorun görmeyip aldığım derslere girmek yerine de sergi gezdim. Neyse ya, YOLO KANKALAR. 

Sep 29, 2013

inio asano vardır. iyki.

Ama arkadaşlar iyidir
-di.
O işler artık öyle değil.
Artık arkadaşlar bile iyi değil.
Zaten,
hiç olmuşlar mıydı ki?


Sep 28, 2013

Yirmi yıldır mutlu olmayı öğrenemeyen bi' ben mi varım, yoksa standart sistem mi bu acaba?

Sep 26, 2013

mahjong titans çok duygusal oyun.

"Bir insan birini yalnızken hatırlıyorsa sevmemiştir. Ansızın aklına gelip yalnızlaşıyorsa, işte o zaman sevmiştir."
Turgut Uyar

Şimdiye kadar her yalnız kalışımda, gereksiz yere üzdüğüm insanlar aklıma geldi durdu. Bana verdikleri değerin onda birini vermediğimi düşündüklerim. Çoğunu, sonradan aklıma geldikçe seviyorum sandım, yanıldım.
Birini sadece bir anlığına sevmiyordu insanoğlu. Ya da şöyle ifade edeyim; böyle bir anda karar vermiyordu buna. Hissettiğim, pişmanlığın farklı bir boyutuydu yalnızca. Pişmanlığın, birkaç hisle harmanlanması ya da her ne boksa.

Ama dün, canım eski bir şeyleri kurcalamak istediği için defterleri karıştırırken kucağıma düşen portren. 
Bir portreni çizdiğimi unutmuştum. 
Yüzünü,
unutmuştum.

Ama o an, işte yine karşımdaydın. 
Bana bakıyordun. 
Ve ben o karakalem portreden gözlerinin yeşilini görebiliyordum.

Dünyanın en yalnız insanıydım.

Ara sıra hâlâ blogumu okuyor musun diye merak ediyorum. Burayı bir türlü bırakamayışımın nedeni bile olabilirsin belki ama sanırım buna katlanamazdın.

Zamanla eskiden anlayamadığım şeylerin bir kısmını kavradım. Hâlâ her şeyi anlıyorum diyemem ama, şu suçluluk olayı mesela. Özellikle onu çok iyi anlıyorum.
Çünkü en az senin kadar ben de kendimi suçluyorum. Cesur olamadığım için. Seni birçok defa korkaklıkla suçlamışken üstelik.
Hâlâ yeterince cesur olduğunu düşünmüyorum gerçi ama bana kıyasla epey iyisin. 
Arkasında durmaktan korksan da, en azından aşkını itiraf edebilecek cesarete sahiptin.
Ben daha yazamıyorum bile.

Sep 5, 2013

4 Eylül 2013'e ithafen,

Cesaret ne güzel şey ya! Ulan ben şimdi böyle yapıcam ama sonrasında ne olur diye düşünmeden yaşayabilmek, risk alabilmek. Sonrasında en fazla ne olabilir ki cidden? Rezillik mi? Varsın olsun. Çok güzel bi' şeyi yaşama ihtimalin karşısında iki rezilliğin lafı mı olur.

Ehehe bakın neydim ne oldum kafası yaşamayan tüm o samimi ve güzel insanların uzanıp yanaklarından öpüyorum -ve nitekim bu yazıda bahsi geçeni öptüm de. Mutluysam sebebi sizsiniz!