Feb 10, 2011

Schindler's List.

Yaşıtım olan bu filmin yönetmenliğini Steven Spielberg yapmış. Oyuncu kadrosunda Liam Neeson, Ben Kingsley, Ralph Fiennes gibi isimlerin bulunduğu film, II.Dünya Savaşı'ndaki Nazi Almanya'sını anlatıyor. İzlemeyen kaldıysa, yazımı okur kaygısıyla film hakkında fazla şey anlatmak istemiyorum ama kısaca; soykırım zamanında 1100'den fazla Yahudi'nin hayatını kurtaran Nazi Partisine üye Oskar Schindler'i anlatıyor diyebilirim.

Ve şunu da ekleyebilirim ki; kendisini seven izlemesin. Belki de ben fazla empati kurarak izliyorumdur filmleri, o yüzden bu kadar etkileniyorumdur. Ama bu film, gerçekten insanın içini acıtacak cinsten. Tam 7 dalda Oscar alan filmin IMDB puanı  da 8.9. (IMDB'ye göre yüksek, bana göre düşük bir puan tabi. Ben 10 üzerinden 10 bile verebilirdim.)

"Kim ki bir insanın hayatını kurtarır; o tüm dünyayı kurtarır."


Ayrıca, Schindler'in filmin sonundaki konuşması...
Her neyse.

Kendime çok önemli NOT: Saving Private Ryan'dan sonra verdiğin sözü hatırla ve bir daha bu tarz filmler izleme.
Okuyucuya NOT: Saving Private Ryan da güzeldir. Çok güzeldir hem de. İzlemeyen kaldıysa, onu da öneririm. Sırf Tom Hanks'in oyunculuğu için bile izlenebilecek bir film bence. -Böyle geçiştirince de olmadı kendisini ama neyse.-

-

Meraba.
Ben, Neşe'nin içindeki sıkılınca gelen resim yapma isteğiyim. Dün gece yine rahat vermedim kendisine ve o da oturup David Tennant'ı çizdi. Dün gece dediysem, işte bir yarım saat 45 dakikadır falan çiziyor. Yani aslında bu sabah. Herneyse işte resim bu;



Aslında, keşke bu resmi seçmeseymişim diyorum. Çünkü gölgeler çok fazlaydı ve bayağı uğraştırdı. Zaten üşendim, tamamlamadım. En nefret ettiğim kısım saçlar. Hemen hiçbir resimde tamamlamam. Ama surat ifadesinin tam da böyle olduğu bir fotoğraf olsun istiyordum -seviyorum bu halini-.

Hataları bol olsa da fena olmadı sanırım ya.

Feb 9, 2011

Kötünün bulunmadığı hikayeler vardır; kötüler tarafından yazılan.

Ağın yavaş ilerledini görünce sevinir balıkçı adam. Bu, çok balık tuttuğu anlamına gelmektedir çünkü. 
"Şanslı günümdeyim." 
Fakat ağa dolanmış yarı-ölü balıkların arasında bir şey farkedecektir; O'nu. Denizdengeleni. Boğulduğunu düşünür önce, telaşlanır. Hatta o kadar bencildir ki onu geri atmayı bile düşünür. Gerçekler mesuliyet kabul etmez çünkü. Yıllar sonra düşündüğünde, o gün, onu durduranın ne olduğunu asla bilemeyecektir. Sadece durmuştur işte. Kızı ağlardan kurtarıp kollarının arasına aldığı ilk anda hissetmiştir...
Ve kız da gözlerini açtığında, ilk gördüğü bu adamı asla unutmayacaktır.
-
Aynı gezegende, farklı hayatlar. 
Bir olmak için engel değil bu.
Adam, en fazla iskelede bacaklarını suya sokmaktan hoşlanırken, evi sudan oluşan bir kadının geleceğini hesap edemezdi ya.
Hayat, çoğu zaman beklentilerini karşılayamıyor insanın. Sanıyorum bu yüzdendir, beklemediği ne kadar şey varsa karşısına çıkarması..
-
Bunu dinlemekten bıktığım gün ölürüm herhalde.

Feb 8, 2011

Sıradaki mimimiz Dante'den. Konusu; "Hangi çizgi film karakteri olmak isterdiniz?" 
Buradan da teşekkürlerimi iletiyorum kendisine.
Ve Deep tarafından da mimlenmişim, ona da çok teşekkür ediyorum:)
-
Küçükken, sırasıyla Sailor Moon, Kamikaze Kaitou Jeanne, Witch gibi çizgi filmlerden oldukça etkilenmişliğim vardır. Hatta sonrasında "Death Note'daki Raito gerçek olsaydı aşık olurdum." tarzı düşüncelerim bile oluşmuştur. Genelde hep liderleri kendimle eşleştirmişim, hep en ön plandakileri seçmişim kendime ama şu an sadece Fly Tales'deki o aptal sinek olmak istiyorum.
Bütün gün evin içinde uçup bilimum salaklık yapmak istiyorum.

Kavanozla şekeri ayırt edemiyor olmak hiç önemli değil. Kavanozu yalarken şeker tadı almak bile iyi bir şey.
Ayrıca çok tatlı değil mi ya? Yerim.

~

Ve mimi Hazal'a devredip gidiyorum:)

Feb 2, 2011

Geçen gün alışverişteyken çocuğun teki yanıma yanaştı ve o başımdan aşağı kaynar sular dökülmesini sağlayan soruyu sordu:
"Bunun L bedeni var mı?"
Satış elemanına benzer bi' yanım mı vardı?
"Burada çalışmıyorum." dedikten sonra çocuğa sinirli sinirli bakarak yanından ayrıldım.
Hayır, kolumda çantam ve elimde poşetlerle müşteriden başka bir şey olma ihtimalim sıfırlanıyordu zaten.
Yine de duruma bayağı içerleyerek arkadaşıma mesaj attım. Gelen cevap, hem yıpranmış egomu tamir edecek hem de kafamdaki soru işaretlerini yok edecek cinstendi: "Buna mı moralin bozuldu yani? Kızım çocuk sana asılmaya çalışmış işte resmen ne salaksın!" 
Evet, böyle erkekler de var maalesef. Hem de popülasyonlarının çoğunu kapsıyorlar.
-
Yarın gece yurda gidiyorum ders çalışmak için ve 4 günlük evi özleme sürecine giriyorum. Bir işe yarasa bari de özlediğimle kalmasam.

Jan 31, 2011

Hayalleri gerçeklerden ayırırım ve bu anlamda oldukça laik biri sayılırım.

Benim kadar çok hayal kuran ve aynı zamanda benim kadar gerçekçi olabilen biri daha yoktur, ciddiyim. Gerçek hayatta ne kadar realistsem, yalnız kaldığımda da o kadar hayalperestim. Tabi beni tanıyanlar hayalperest yanımı pek farkedemezler, bu yüzden daha çok güçlü görünürüm onlara. Ama aslında boğazıma kadar işlemlere, problemlere ve formüllere gömülmüş de olsam, hayal kurabilirim ben. Çarpma işlemi yaparken, tüm bu düzenden sıkılan bir 8 ayaklanabilir ve isyan çıkarabilir mesela. Sonra Matematik İmparatorluğu büyük bir çöküş dönemine girer falan. Ve hatta iyi bir çocuk olursanız, siz de bir gün beni kalemimi alıp soruların başına oturmuş bir şekilde zor bir soruyu azarlarken görebilir ve halime gülebilirsiniz.

Neyin nasıl olması gerektiğinin bir önemi yok. Kural yok, zorunluluk yok, imkansızlık yok. Neyi nasıl istiyorsam öyle yapabilirim. Hayal kurarken bu güce sahibim, hepimiz sahibiz. Taşrada sıradan bir hayatı olan çiftçinin karısı da olabilirim, civarın en güzel ve beğenilen kızı da. Ya da kraliçe olurum ve geri kalan herkes de kölem. Sınırlama yok. Hayalin gelişmesini sağlayan da bu aslında. Sadece akışına bırakmak.

Her gece, herkes uyuduktan sonra gökyüzünden pencereme altından bir ip merdiven iner. Siz görmezsiniz ama ben bulutlara çıkarım. Ay'la yeşil çay içeriz. Aramızda kalsın ama biraz dırdırcı biri. Bütün gece bana bağırsak problemlerinden ve hala evlendiremediği oğlundan bahseder. Çok çapkın ve son derece yakışıklı biriymiş dediğine göre. Ama ben bunlara inanmıyorum. Öyle olsaydı çoktan 4.ye falan evlenirdi. Yine de onun yanındayken sıkılıyorum sanmayın. İlginç ve komik hikayeleri de vardır. Bir gece siz de benimle gelmelisiniz. Ay'dan sıkılırsanız başka yerlere de gidebiliriz. Hatta sizi 26.galaksideki şatoma bile götürebilirim! En son saydığımda 2068 odası vardı. Oldukça büyük. Üstelik suyun üzerinde. Sürekli yüzüyor. Bu yüzden her gittiğimde onu farklı bir yerde buluyorum. Bu kadar büyük olmasının bir sebebi de bu. Suyla birlikte sürekli oradan oraya sürükleniyor ve ben de her yerden kolayca görünebilen bir şey inşa ettirdim ki; kaybolduğunda aramak zorunda kalmayayım. 

Aslında geceleri odamda biraz da bilerek uyumuyorum. Yatağımın altındaki yeni evli bakteri çiftinin bir çocukları oldu ve en ufak sesten bile etkileniyor. Ben de onu ürkütmek istemiyorum ve aslında benim için de değişiklik oluyor. 

Bir keresinde çok garip bir şey oldu. Tam gökyüzünün 45.katını çıkarken ip koptu. Birden panikledim ve hiçbir şey yapamadım. Sürekli aşağı düşüyordum. Böyle bir şey başıma ilk kez geliyordu çünkü ve açıkçası biraz da korkmuştum -bu da aramızda kalması gerekenlerden biri-. Böyle bi' 10 kat falan düştüm sanırım. Sonra heyecanım azaldı ve kanat çırpmaya başladım. Sonra yükseldim yükseldim yükseldiiiiim... Çoban Yıldızı'yla göz göze gelecek kadar yükseldim. Biliyor musunuz, hiç yanından ayırmadığı bir kavalı vardır ve onu takip eden bir yıldız sürüsü. Ama yanındaki yıldızlar o derece küçükler kiii. Düşününce komik geliyor, farkındayım. Hatta şu an salak salak sırıtıyor bile olabilirsiniz bu kadar aptalca konuştuğum için -ya da içinizdeki çocuk çoktan ölmüştür ve somurtarak ekrana bakıyorsunuzdur-. Ama durum bu. Genelde herkes şu sıradan hikayeyi bilir; çobanlara yol gösterdiği için adı çoban yıldızıdır falan. Hayır! O aslında gerçek bir çoban. Ve ben güttüğü küçük yıldızlarından tozlar toplayıp ip haline getiriyor ve kendime kazak örüyorum. 

Herneyse, çok uzattım. Merdivenin inmesine hala birkaç dakika var ve ben beklerken sıkılıyorum işte. Belki bu gece de bir değişiklik yapar ve merdiveni kullanmam. Kendime bir ağaç kovuğu bulur ve orada kitap okurum sabaha kadar. Ve eğer şanslıysam yağmur yağar ve böylece beni rahatlatacak bir müziğim de olur. Sonra sabahın ilk ışıklarıyla gökkuşağı belirir ve ben turuncuyu takip ederek buraya dönebilirim. Belki de dönmem.

Jan 27, 2011

4011 gözlük modelleri. (Veresiye teklif etmeyiniz!)

Gecenin 3 buçuğunda yapılabilecek sınırlı sayıda şey vardır. Ya sıkılır ya uyursunuz mesela. Eğer siz de benim gibi sıkılmayı uykuya tercih edenlerdenseniz, bir zaman sonra kendinize uğraşacak bir şeyler ararsınız. Muhtemelen beyniniz de günün yorgunluğunu üstünden atamamış olduğu için mantıklı kısmını devre dışı bırakacak ve onun yerine hayal gücünü devreye sokacaktır. Yani en azından benimki öyle yapıyor. -Tamam, anladım. Belgesel tadında yazı yazamıyorum.-

Herneyse.
Sonuç olarak; sıkılıyorum, evet. Ben de aldım elime kağıt kalemi, maksat zaman geçsin. Sonra da bunlara can verdim.

İşte karşınızda 2011 gözlük modelleri.
(Aslında 4011 daha mantıklı bir yıl bu modeller için.)

























Son resim için özel not: 4011'de ortaya çıkacak olan yeni ırkları yok sayamazdım. Müşteri, velinimetimizdir.

Jan 25, 2011

Tamam, bu şarkıya aşık olmamak işten bile değil. Biliyorum.

"i once fell in love with you just because the sky turned from gray into blue.."

Jan 24, 2011

Bi' kız vardı dersiniz ve eklersiniz; elektriği sevmez, karanlıktan korkardı.

Elektriğin henüz icat edilmediği çağlarda yaşama fikrini daha cazip bulduğumdan mıdır bilmem, bu elektriğin benimle bir derdi olduğu ortada. Deli gibi ihtiyacım olduğu zamanlarda gitmeye pek bir meraklı kendisi. Aklı sıra "Hehhee bak ben ne kadar da önemliyim, uf ne biçim de önemliyim, bensiz bir bok yapamıyorsun lan utan." mesajı veriyor bana ama yemezler canım. 

Bak mesela bir keresinde, geziye gideceğim. Sabah kalkmışım, saçımı yıkamam gerek. Banyoya girip saçımı şampuanlamamla elektriğin gitmesi bir oluyor. Küfrede küfrede soğuk suyla duruluyorum saçımı ama kurutma makinesi çalışmıyor, hava berbat ötesi. O an, karşıdaki fırına gitmemem ve şöyle bir diyalog yaşanmaması için hiçbir neden kalmıyor:
Fırıncı- Buyur abla?
Saçlarından sular damlayan bir ben- Ben, dedim, rica etsem, dedim, jeneratörünüzü birkaç dakikalığına kullanabilir miyim acaba, dedim ama kullanamam herhalde. Oldu o zaman, iyi günler.

Bir başka gün, çok sıkılmışım film izliyorum internetten. Filmi de tek part olarak koymuşlar. Benim kafada ampul yandı hemen: "Dolsun da öyle izlerim." Bunu hangi akla hizmet düşündüm hiç bilmiyorum. Neyse ben bekliyorum falan, dolmasına yakın bir anda ekran karardı. Ama aslında kararan dünyamdı. Başımdan aşağı sıcak bir şeyler indi yani, hissettim resmen. Sonra ertesi gün inat ettim, aynı filmi ikinciye açtım. Bu defa beklemiyorum, takılırsa durduruyorum. Tam ortasına geldi ve elektrik yine gitti. Ama hayır, sonunda izledim ben o filmi.

Daha başka bir gün, açmışım bir Word sayfası. Yazıyorum da yazıyorum. Böyle bayağı New York Times Bestseller tadında bir romana başlamışım ve hayatımda ilk defa tıkanmadan 30 sayfa falan yazmışım. Elektrikle aramızdaki yıllardır süregelen husumetten dolayı gidebilme ihtimali de geliyor aslında aklıma ama biraz üşengeçlikten biraz da yazıya kaptırdığımdan kaydetmiyorum yazdıklarımı. Sonra, sonrası yine siyah ekran. Döngü... Elektrik gelince ağlamaklı, açıyorum bilgisayarı ve Word kurtara kurtara 2 paragraf kurtarmış. "Hay..." diye başlıyorum "...senin kalıbına ben..." ve sonu Bill Gates'e kadar uzanan bir küfür geçiş töreni başlıyor.

Ve işte bugün, yarınki analitik sınavı için çıkmış soruları bilgisayara kaydetmişim. Hoca onlardan seçip soracak. Ama hiç çalışasım yok. Hala "5 dakka sonra çalışçam ya valla bak." kafasını yaşıyorum. Bir yandan da o blog senin bu blog benim dolanıyorum. Ve beklenen an yine geliyor. Etraf derin bir sessizliğe ve koyu bir karanlığa bürünüyor. Allahtan çok bekletmedi de geldi geri eşek sıpası.

Ha, ayrıca şöyle bir gerçekte var ki, beni en az 10 kere falan elektrik çarptı sanırım. Hatta birinde ayağım sudaydı, diğerinde saçlarımın dikilmesine ramak kalmıştı falan, öyle küçük çapta olaylar da değil. 

Cidden ya, bu elektrik hiç mi elektrik alamamış benden lan?! Bozuluyorum ama.

Jan 14, 2011

Eğer birinin uykudan uyandıktan sonra uykusu olamayacağına inanıyorsanız, bir de beni görün derim. Ben ki; 20 saatlik bir uykunun ardından bile "Ama halaaa uykum var benim!" diyerek uyananlardandım, şimdi 6-7 saatlik uyku bana nasıl yetsin? Tabi ki yetmiyor ve bu, hayatımı şu şekilde biçimlendiriyor: Uyku, okul, uyku, okul, uyku, okul...döngü...

Ayrıca yemek yapmak dünyanın en iğrenç işinden biraz daha az iğrenç. En iğrenciyse kesinlikle yemek yaparken altını üstüne getirdiğin mutfağı toparlamak. 

Jan 11, 2011

Dikkatsizlik kanımda mı var?

Cnbc-e dergi aldığını sanarak Cnbc-e Business dergisini alan çok zeki insan ben oluyorum. Yolda paketi hunharca yırtıp hediye ajandayla karşılaşmayı beklerken vergi ve sigorta affı ekiyle karşılaşmam da görenlere duygusal anlar yaşatıyor, evet.
Şimdi de verdiğim 6TL boşa gitmesin diye oturup her kelimesini okuyacağım.

Jan 9, 2011

Sıkılmaktan daha kötü bir şey varsa; o da, sıkıntını geçirecek bir şey olmamasıdır.

Ben işin ortasını bulamıyorum. Daha doğrusu ortada duramıyorum. İlla bir tarafa dahil olmak zorunda kalıyorum. Aslında zorunda kalmak değil de, bir süre sonra bir bakıyorum ki yine taraf olmuşum işte. Sağıma soluma eşit uzaklıkta, eşit yüklerde cisimler koyup elektriksel alan oluşturarak kendimi ortada tutmaya çalışsam bile işe yarayacağını sanmıyorum. Fizik kanunları bile bir şey yapamaz artık. Bu kadar umutsuzum bu konuda işte.

Niye mi şimdi ben böyle kafayı yemiş gibi yazılar yazdım? Sorun şu ki, ben ya hiç çalışmıyorum ya çok çalışıyorum. Yani 2 gün deli gibi çalışsam sonra 1 ay yatıyorum. Kitapları gördüğüm an tuvalete koşup kusma isteğiyle doluyorum falan. Çok monoton çok sıkıcı oldu artık iyice her şey. Bitsin gitsin istiyorum.

İşin ilginç tarafıysa şu: Sınıfım tam bir inek çiftliği. Ciddiyim öyle. Onların arasında çok... GARİP HİSSEDİYORUM. Ben hayatımda toplasan onların 1 haftada çalıştığı kadar çalışmadım. Deneme sınavından önce optiklerin gelmesini beklerken bile test çözebilmek için izin isteyen tiplerle dolu etrafım. Yine de onların bu kadar çalışmasına ve benim -gelgitlerimi saymazsak- hiç çalışmamama rağmen sınıfta 2 ya da 3. oluyorum denemelerde. O kadar çalışmalarına rağmen hala çok iyi sayılmazlar. Ben de çok iyi sayılmam gerçi ama onlara kıyasla iyiyim. Ve bu CİDDEN GARİP. Sıkılıyorum artık, çok fazla hem de.

Onları gördükçe ben de rahat hissedemiyorum ve çalışmam gerektiği hissine kapılıyorum ama bu alışık olmadığım bir şey ne yazık ki. OF! Derslere endeksli biri olamam ben, olmamalıyım.

Bunları da buraya kustum, bir garip oldu ama çok bunaldım cidden.

Bi de şey, Doctor Who'nun melek heykeller olduğu bölümünü zilyon kere daha izlemek istiyorum.

Jan 2, 2011

-

"Keşke"nin çirkin göründüğü zamanlar da vardır.

Dinleyelim bari.

Dec 31, 2010

-

Yeni yıla birkaç dakika kalmışken bu mimi de aradan çıkarayım dedim.
Dante'ye teşekkürler ^-^


1.Yeni yila nasil ve kimlerle girmek istiyorsunuz?
Kraliçesi olduğum bir ülkede halka açık verdiğim bir davet ile. 


2.Yeni yildan beklentileriniz nelerdir?
Daha az hayalperest olmak.

3.Yeni yil sence ne demek?
Bir sonraki yıl başında eskimiş olacak bir sene daha.

4.Yeni yilda ne olursa cok mutlu olursun?
Şu sınav belasının sonucu iyi olursa.


5.Yeni yila dair mesajin nedir?
Postif olunnn!:)

Dec 30, 2010

.

Telefonun alarmı olarak ayarladığım şarkı çoktan yarısını geçmiş, yine de inatla uyanmam için çalmaya devam ediyor. Uyanıyorum. Her zamanki gibi geç kalmışım. "Boşver." diyor içimdeki. "Gitme bugün." 
"Hayır." diyorum, "Olmaz. Gitmeliyim." 
Kalkıyorum.
Her sabah yaptığım rutin şeyleri tekrarlıyorum.Çıkıyorum. 
Yaşadığım yer çok büyük bi yer sayılmaz. O yüzden insan yüzleri tanıdık gelir hep. Bu sabah öyle gelmiyor. Biraz daha ayılabilmek için bir sonraki durağa kadar yürüyorum.
Karşımdaki kediye bakıyorum. Bakışlarıma karşılık o da bana dikiyor gözlerini. Yeşilini sevmem. Bu sabah öyle olmuyor. Hoşuma gidiyorlar. 
Minibüs geliyor. Biniyorum. 
"Her sabah bu saatlerde dolu olur." diye düşünüyorum boş arabaya bakarak. Şoföre parayı uzatıyorum. Adam aynadan bana bakıyor. Dedim ya, burası pek büyük bir yer sayılmaz. O yüzden şoförlerin yüzleri tanıdık gelir hep. Bu defa öyle olmuyor. Aynadaki adam yabancı geliyor. 
En arkaya geçiyorum. Yolun akıp gidişini izliyorum. Tanıdığım yollar o an bana çok yabancı görünüyorlar. 
Okula geliyorum. Müdür yardımcısı etrafta görünmüyor. Şaşırıyorum. Bu sabah azar işitmeyecek oluşuma sevinerek sınıfa çıkıyorum. Sınıfınızdaki insanları tanırsınız. Bu defa öyle olmuyor. Her birinin yerinde tanımadığım insanlar oturuyor. 
Özür dilemek için hocaya bakıyorum. Tanımıyorum. 
Omuz silkip sırama geçiyorum. Yalnız oturuyorum. İnsanlar konuşuyor. Hiçbirini duymuyorum. Hala aklımda uyku var. "Biraz daha uyuyabilseydim…" diye düşünüyorum.
Arkamda oturan yabancı insana bakıyorum. Gülümsüyor, gülümsüyorum. Sonra sıramı biraz daha öne çekiyor, ondan uzaklaşıyorum. Biliyorum ki gülücüklerinin altında gizli hançerleri ve saplamak için fırsat kolluyor. Aldırmıyorum. 
Saat 9:10. Tahtadaki kadına bakıyorum. Genelde incelerim. Bu defa öyle yapmıyorum. Saate bakıyorum. Hala 9:10. Sıkılıyorum. Sonunda zil çalıyor. Hala aklımda uyku var. Yüzümü yıkayıp ayılabilmek için tuvalete çıkıyorum. Aynaya baktığınızda, karşınızdaki yüz size yabancı gelmez. Bu sabah öyle olmuyor. Ötekileşiyorum.

Dec 24, 2010

Saçmalardan Seçmeler II

Eski kayıtlarımı kontrol ederken bir sürü taslak yazmış olduğumu farkettim. Ne zaman, hangi ruh halleri içinde bunları yazdım hatırlamıyorum ama "Boş boş durmasınlar, yayınla gitsin." dedim ve işte buradalar. 

*Çarşamba günü Eskişehir'deyim. Eskişehir'in havasına küfrede küfrede dönücem yine. 
(Bu günü hatırlıyorum. Dönerken siste kaybolmuştuk.)
*Çok düşünmeyi bıraktım, gelişigüzel yaşıyorum

*Ben sıkılgan bir insanım. 
(Ben de.)


*Yaşlılık iyice kendini göstermeye başladı. 2 saattir falan sağ ayağıma basamıyorum. Romatizma galiba. Ayrıca ellerimdeki eklemlerim de ağrıyo. Bi de suratımın sağ tarafında bi sertlik var tümör falan olabilir gibi geliyo.
(Oha! Buna cidden güldüm şu an. Abartmak falan değil bu, acilen yeni bir kavram üretmeliyiz.)

*Bazen kafamın içindeki basıncın
(Sanırım fazla basınç nedeniyle cümleyi tamamlayacak nöronlarım hasar gördü.)

*Ne kadar zaman oldu tam kestiremiyorum ama giremediğim şu iki, bilemedin üç hafta içinde mail kutumda 130 tane mail birikmiş, ama tek beklediğim, gelmesini gerçekten istediğim mail hâlâ gelmemiş... 
(Ve o mail hâlâ gelmedi.)

*Orta çağ olayına benim kadar özlem duyan var mıdır, bilmiyorum. N'olurdu sanki rönesansta doğsaydım.

*şimdi bir kahve yapıp güneşin karşıdaki evin camlarına yansımasını izlemenin tam zamanı .

*Bakışlarımı bir yere park ediyorum sık sık.

*İşte ben bunlardan nefret ediyorum:
Birine soru sorduğumda sorumun havada kalmasından,
Cebimde bir sürü madeni para bulunmasından.
(Evet, hala da nefret ederim.)

*Yalnız değilim ama etrafımdakilere rağmen yalnız hissediyorum işte.




*Takıntılı olduğum 3 şey vardır:
-Boyum
-Yaşlanma hissiyatım dolayısıyla yaşım
-Saçlarım

*"13 yaşındaki Amerikalı Jordan Romero Everest'e tırmanmış.. Ekmek almaya git desen gitmez piç."
(Bunu twitter'da okumuştum. Neden taslaklarda bilmiyorum ama hoşuma gitmişti işte.)

Dec 22, 2010

Saçmalamanın yeri zamanı olmaz dedik, geldik.

Peki, tamam. Geçen senelerin amorti bile vurmamış piyango biletlerini saklamanın ne gibi bir uğur getirebileceği hakkında en ufak fikrim olmamasına rağmen onları saklamaya devam ettiğimi ve -muhtemelen- önümüzdeki senelerde de devam edeceğimi inkar etmiyorum. Ama annemin, cüzdanıma her baktığında "Aa! Yeni bilet mi aldın?" demesi de nesi? Sanırım dejavu.

Uzun süreden beri tatsızım. Bu tatsızlığımın benim de bildiğim tek bir sebebi var ama hayır, sana söylemeyeceğim. Sadece şıpsevdiliğimin yeniden baş göstermesinin bununla çok alakası var. Tanrım! 5 yaşındaki çocuklar gibi konuşmaya başladığımı hissettim nedense. Herneyse. Demek istediğim, neydi hatırlamıyorum. Ama gözümü en uzaklara dikmiş olmam, yakınımdaki erkeklerden asla hoşlanamıyor olmam; ya beynimin benden habersiz geliştirdiği bir çeşit savunma psikolojisi ya da farkına varmadan gay oldum! 
Ama hayır, yalnız hissetmiyorum. Küçükken "Atam izindeyiz." yazısını, "Tatildeyiz, artık okul yok oooh." şeklinde algılayan tek kişinin ben olmadığımı öğrendiğimden beri asla yalnız hissetmiyorum. Çünkü biliyorum ki düşündüğüm, hissettiğim ne olursa olsun -hatta daha da dramatize edersek, çektiğim acılar nolursa olsun- bir yerlerde aynılarını, hatta daha beterlerini yaşayanlar var. (ulan buraya bir "yıkılmadım, ayaktayım" koymak vardı ama dur şimdi olmaz.) Aslında 6 milyarlık bir populasyonda "Yalnızım ben yeaaağ, böhüüüee." diye sızlananların kıçlarını tekmeleme ve alınlarını sıvazlama isteğim de buradan geliyor.

Barkın'ın doğum gününü kutlamayı unuttum! Hem de 20 gün kadar geciktim! Lanet olsun. Onu unutmak istemiyorum asla, her ne kadar o kendini unutturmak istese de. Yine de doğum gününü, kendi doğum günümü düşününce hatırlamam unutmaya başladığımı mı gösterir?! Tanrım hayır, sadece kafam çok dolu.
Lafı geçmişken, 4 gün sonra insanlar 1 yıl daha yanlarında olduğum için sevinecek ve doğduğum günü kutlayacaklar. Bense, sadece 1 yıl daha yaşlanmış olduğum için üzüleceğim.

Klasik nokta cümlemi koymak istiyorum (bkz: son derece yeni kavramlar): N'apim yani?!


Dec 16, 2010

Bazı şeyler sürekli kendini tekrarlar durur.

Neden bilmiyorum, ara ara aklıma şu replik gelir;
"Adı Devrim olan bir arabanın sokaklarda dolaşmasına izin vermezlerdi zaten."



En iyisi dinlemek,

Nov 29, 2010

Güçlü görünmek veya güçlü olmak.

Sayın çok değişken ruh halime saygılar, sevgiler...
Tüm o boşuna kıskançlıklarım, ardından daha da gereksiz tartışmalar... Hepsinin sorumlusu benim, kabul ediyorum. Ama öyle lanet bir gururum var ki paramparça olsa da içim attığım adımı geri alamıyorum. Aslında itiraf tadında gitmeyi bırakıp, anlatsam daha iyi olacak.
En yakın 2 arkadaşımla konuşmuyorum bir süredir. Çocukluk yapıyorum, hatta şımarıklık belki de ama kırıldım işte dahası yok. Ve onlar bunu anlamak istemiyor. Boşlukları dolmuyor tabi ama eminim onlar bana bakınca "Hah sizsiz de ayakta duruyorum işte." diye bas bas bağıran birini görüyorlardır. Sanırım bu böyle sürüp gider... Beni neşelendirecek şarkıların aksine bunu dinliyorum bu aralar. Gözyaşlarımın işe yaradığı zamanlara dönmek istiyorum. Kendimle çeliştim yine, neyse ki zor zamanlar için saklamıştım bir iki gülücük. Dolaptan çıkarıp kullanma vakti geldi.

im Paris bluee, i miss youuu. im not good enough for you Paris blue. im no good, im no good, im no good, Paris blue. 

Nov 28, 2010

Heroes ve kahve falını bağdaştırabilen tek insanım, evet.

Kocamış kadınların yaptığı klasik kahve falı yorumu vardır ya, "Göz var kızım sende." şeklinde olan hani. Haklıymış onlar. Kahvede cidden göz çıkabiliyormuş. Ey teyzeler nineler, bugüne kadar sizi hor gördüğüm, inanmadığım, "Hadi len yeme beni." vb gibi yaptığım tüm yorumlar için özür diliyorum, lütfen beni affedin. Ayrıca çok güzel morardım, iyice görebileyim diye de kocaman çıkmış bir de utanmaz. Annem görünce "Aa! Patlatalım onu." diyerek parmağını  direk göz bebeğine daldırdıysa da bir fotoğraf çekinebildim kendisiyle.


Sağ tarafta görmüş olduğunuz ise fincandaki "Heroes". İlk gözüme çarpan detay buydu aslında. Başka da bir şey çıkmadı (ya da göremedim -ki bu, olması daha muhtemel bir seçenek), bunları da yorumlayamadım zaten. Sonuçolarak; bana fal baktırmayın.

Bugünkü başka bir konu da aşağıdaki klip. Coldplay'in şarkılarından çok kliplerini seviyorum ben. Bu da diğerleri gibi çok hoşuma gitti. Başlarda çok sıradan gibi gelse de insan orada olmak istiyor bu klibi izleyince.