Dec 30, 2014

küçüktür.

Uzunca bir süre için hayattan tek beklentim, hem okula hem müziğe yeterince vakit ayırabilmek. Amma ve lakin, taşınma masrafları yüzünden yeni bi' piyano almak için ayırdığım paranın bir kısmını harcamak zorunda kaldım. Yani şu anki evimde pratik yapabileceğim bir piyanom yok. Dahası, yazın kolumu üç kez üst üste kırma başarısını gösterdiğimden uzun süredir doğru düzgün kendimi verip çalışmadım da. Birkaç kere nota çalışmayı denedim, bir kere de akademiye gidip bir saat kadar çaldım ama yeterli motivasyonu sağlayamıyorum bu şekilde. Kafamda fazlaca şey var. Bunlardan en önemlisi yegane finansal desteğim diyebileceğim annemin işten çıkarılmış oluşu. Hem maddi hem manevi anlamda kafamı yoran bir şey bu, zira annemin kendini çok iyi hissetmediğine direkt tanık oldum ve böyle hissetmesi, isteyeceğim son şey. 
Ama artık bir şeyleri ertelemekten de çok sıkıldım. Sonsuza kadar beklesem de bir şey olacağı yok çünkü.

Sömestrda hiç yoktan harcadığım para kadarını kazanabileceğim bir iş bulmalı ve daha çok çalmalıyım. Dönem başladığındaysa, aldığım tüm dersleri adamakıllı vermeli ve daha da çok çalmalıyım. Bütün bunlar yapamayacağım şeyler değil. Hatta çoğu insanın problemleriyle kıyaslanınca basit bile kaçıyor bana kalırsa. 

İlk yapacağımsa bırakmayı düşündüğüm yarınki ders için gece sabahlayıp sabahın 9'undaki sınava yetişmek. VE GEÇMEK. 

Amına koyim Neşe, hayat o kadar da zor değil. Yap şunu.

Dec 26, 2014


Dec 14, 2014

kadıköy, geçmiş zaman

Dr. Skull kasedi ararken girdiğim bi' kasetçi, "İnternetten indir, n'apıcan kasedi....." demişti.

Dec 8, 2014

İtiraf edeyim: Yazmaya başladığımda yazının nereye gideceğini genelde kestiremem ama şu an konumuz tam olarak, OM!

Zaman geçtikçe bünyede zuhur eden o sanki hiçbir şeye vakit kalmıyormuşluk hissi, yine zaman geçtikçe daha da ağırlaşıyor sanki. Tüm bu keşmekeş içinde arada durup çocukken birlikte saatlerini, günlerini, haftalarını öldürmekten çekinmediğin insanlara bakıyorsun; hepsi bir yerlere yetişmeye çalışıyor sanki. Sonra dönüp kendine bakıyorsun, ulan aslında sen de çok meşgulsün. Öyle olman gerekir yani; çünkü senin de sürekli acelen var. Bir teslim bitiyor, hop öbür proje, proje bitiyor yok bok püsür. Ama aslında hiçbir şey yapmıyorsun. Ben en azından, bir şey yapıyormuş gibi hissetmiyorum. Bir sürü şey yapıyorken üstelik, hiçbir şey yapmıyorum. Az önce en son ne zaman tamamen keyif için okudum lan ben diye düşünürken Ejderha Dövmeli Kız'ın çizgi romanından geri gidemedim ki aylar oldu onu alalı. AYLAR. Aylar niye böyle geçiyo be. 

Tüm bu zamansızlıkta (sarcasm alert) gönül rahatlığıyla vakit ayırmaktan çekinmediğim tek şeyin müzik oluşu ise azıcık da olsa tebessüm ettiriyor, mutlu hissettiriyor. Zaten şu ufacık mutluluktan da kendimi mahrum ettiğim gün, lütfen beni yakın.

Stoner Rock'ın hayatımda yeniden yükselişe geçtiği şu dönemde, tanışıklığımızın bir yıldan biraz uzun bir süre öncesine uzandığı bir gruptan bahsedeceğim: OM. 

Benim derdim tasam yokmuşçasına üzüldüğüm bi' durum var -ki o da şu, grup kurucusunun gruptan ayrılması. Çok sevdiği bir grupta bi' üye değişse -hatta bırak değişmeyi, gruba yeni enstrüman eklense- beyni direk ambole olan insanım ben çünkü. "Nası ya siz şimdi nesiniz, hâlâ aynı grup musunuz şimdi artık nası eskisi gibi olcak ki nassı olur ya nassssssıı"lar ve dahası, anlatabiliyor muyum? Ha, bu durumun güzel kötü bir sürü örneği var, orası ayrı. OM da bence kesinlikle güzel örneklerden. Ansiklopedik bilgi vererek, sıkıcılaştırmak istemiyorum; çünkü onlara googlelayarak zaten ulaşabiliyonuz. AMMA, ikili olarak başlayan OM'un da bi' kırılma noktası var: Grup kurucularından Chris Hakius'un sonrasında gruptan ayrıldığı 2007 Kudüs konseri. Abi bi' konser 5 saatten fazla sürebilir mi?! Ciddi söylüyorum, çok sevdiğim bi' grupla bu kadar uzun süre aynı havayı solumuş olsam kafayı kırardım. Çok şükür, aşşırı sevdiğim gruplar genelde çok pahalı konserler veriyo da gidemiyorum. Yoksa neme lazım... Neyse, şaka bi' yana, bu konser de kaçırdığım için Onur Akın'ın klibindeki koyun gibi (*bkz.) kafayı kayaya gömüp intihar etme isteği uyandıranlar listemde ilk üçe oynar. Çünkü düzgün video kaydı da yok. Ha, yayınlanmış bi' live album var fakat AYNI ŞEY DEĞİL, hiç deyyyyil. Ama yetinmek için bi' teselli mi, teselli. Gerçi adamlar İstanbul'a da geldi, ben yine gidemedim. Evime falan bekliyorum herhalde.

Neyse, çok da fazla dağıtmadan........ Om için az önce güzel örnek falan demiştim. Onun sebebine gelelim. Single, EP ve live albumleri saymazsak toplamda 5 albümü var OM'un. 3'ü bu kırılma dönemi öncesine ait harika albümler, ikisi sonrasına. Ve gitgide güzelleşiyorlar. Her ne kadar Pilgrimage, ödüllü mödüllü yarmış albümleri olsa da favorim bu yüzden son albümleri: Advaitic Songs. Albümün her şarkısı ayrı ayrı birer başyapıt, ayrı ayrı eargasmlar ama öyle bi' şarkı var ki, ciddi anlamda dinlemekten en keyif aldığım şarkılar listesi yapsam kesinlikle es geçmezdim:





Bu arada, OM'dan konuşuyorken başka bir stoner rock harikası olan Sleep'ten bahsetmemek ayıp olur. Zira Al Cisneros ve Chris Hakius'un OM'dan önceki grubu kendisi. Gerçi stoner rocktan bahsediyorken Kyuss'tan bahsetmemek de biraz ayıp geliyor bana ama biliyorum ki bu işin sonu yok ve ben bu yazıyı yazmaya niye başladım ki zaten. Sabah bir sunumum ardından da bir teslimim varken üstelik. Yarın yine muhtemelen bambaşka hengamelerde kaybolmaya devam edicem ama aklımda her zaman sadece bunlar var. 
Sadece müzik. 
Az insan, çok müzik. 
Haydin, sağlıcakla!

Nov 29, 2014

Kulaklıkla son ses post rock dinlerken tüm vücudum buz kesiyor.

Laaaacrimoooosa.

Hiçbir şey bilmiyorum belki ama önyargılar.
Hayatımda ilk defa bir filmi not alarak izliyorum. Ve hayatımda ilk defa bir filmin ilk on dakikasında bile kendimle ve filmi öneren kişiyle bağdaştırabileceğim bir sürü şey buldum. Bu filmi üç yıl önce de izliyor olabilirdim. Ama önyargılar.

Nov 24, 2014

Yeldeğirmeni civarlarından sarkastik bir hikaye.

"Böyle saman kağıdına yazarken, kendimi Bilbo Baggins gibi hissediyorum." sözleri döküldü ağzından bir an boş bulunup. Alaşehir'le ilgili bir makale okuyor, Shire'ı düşlüyordu. İzel'in kahkahayı basmasıyla düşündüklerini sesli söylediğini farkeden Neşe, bozuntuya vermeden devam etti: "Bir de dolma kalemle yazıyor olsam ne olacaktı kim bilir..." İzel, kardeşinin tavuk suyu dökerek bozduğu eski bilgisayarının üstüne aldığı gıcır Mac'inin takvimini açıp bu anı kaydederek ölümsüzleştirdi ve sonra, Rafet El Roman açıp dans etmeye başladılar.

Anlaşılan o ki Mimar Sinan'a vize haftası bu yıl da tam vaktinde gelmişti.

Based on a true story.

Nov 18, 2014

Nolan'ın yeni filmi güzelmiş bayaaa.

Küçük bir çocukken...
(yazmaya "küçük bir çocukken" kalıbıyla başlamaktan hoşlanıyorum.)
...kırk yıllık bir ömrün kendime ve yapmak istediğim işlere yeteceğini düşünmüştüm. O işlerin pek öyle olmadığını gösteren tokadın suratıma inmesi, tam yirmi yılımı aldı. Ve yirmi birinci yaşıma bir ay kala, uzun zaman sonra ilk defa eğlenme beklentisiyle en yakın arkadaşlarımla dışarı çıktığım bir gecenin ardından yatağıma yattığımda; hayatım bir yıl daha bu sıkıcılıkta giderse intihar etmeyi düşünürken buldum kendimi. 

Bir insanın kendine acımaya başlaması, kendine yapabileceği kötülüklerden yalnızca biri. Ama farkında bile olmadan kendi kendine acındırmaya çalışması, sürekli hayatından yakınması; kendini tüketme anlamında yarışı ön sıralarda tamamlar sanıyorum. Bu gece Moda'ya yürüyerek yaptığım klasik düşünme jimnastiklerimden birinde, bu ikincisini son zamanlarda sık yapmaya başladığımı farkettim. 

Açıkçası çağımızda -ve bilmiyorum, belki toplumumuzda- yaşayan çoğu bireyin 100% sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olduğunu düşünmüyorum. Ya da belki insan olmak bunu gerektiriyordur, kim bilir... Dönüp kendi hayatıma ve kendime baktığımda olumsuz zibilyon tane madde saymak çok zor olmayacaktır bu yüzden. Olmuyordu da. Ama bu, self-ajitasyonu haklı çıkaracak bir sebep olmaktan çok uzak. Demek istediğim şey, biraz da olumlu yanından bakmakla alakalı bir kişisel gelişim tavsiyesi de değil asla. Sadece... Rahatsız oluyorsan, bu durumu değiştirmek için çabalaman gerekir. Hayattan artık keyif almıyor oluşundan şikayet etmenin ya da herhangi bir şeye olan istencinin nasıl da azalarak bittiğinden yakınmanın bir anlamı yok. Üstelik bu yakınmaları kendi kendine yapınca daha da anlamsızlaşıyor. Zira dostum, sen ve kendin aynı hayatı yaşıyorsunuz; bilmem farkında mısın? Yani o, bunları zaten biliyor................

Öf neyse, sıkıldım. Daha fazla yazmıycam. Zaten bu gidişle kırkıma geldiğimde evinde elli tane kediyisle kişisel gelişim kitabı yazıp yayımlanmasını ve çok satmasını uman teyze olacağım. (Just kidding, no more self-AJİTASYON!)

Nov 9, 2014

Hiçkimse neler olup bittiğini bilmeyi hakketmiyor. Ve zaten ne gereği var?

Nov 7, 2014

Şimdi açın en sevdiğiniz şarkıyı dinleyin.

Günden güne insanlarla aramdaki uçurum büyüyor. Büyük ölçüde bu mesafeden beslenen ruh halimi anlamakta güçlük çekiyor oluşları hiç garip değil. Çünkü davranışlarımın anlık kaprisler olarak algılanması beni rahatsız etmiyor. Aksine bu şekilde bi' algı yaratarak kolaya kaçıyorum; zira kimseye bir şeyleri anlatma istencim yok artık.

Oct 7, 2014

bunu neden yapıyorsun barkın?


orada bi' yerlerde yaşıyor olduğunu bilmek yetmiyor.

Artık

nasıl hissettiğimi anlatabilmemin hiçbir yolu yok.

Oct 3, 2014

mutluluktan kırılırken bi' bakıyorsun, kimseyle bir şey paylaşmıyorsun aslında.

Kimsenin,
hatta tek bir kişinin bile.
Ne yaşadığıyla, ne yaşamış olabileceğiyle ilgilenmememize rağmen KİMİZ BİZ? Kim olduğumuzu sanıyoruz. Başkalarını zerre umursamaz, önemsemezken hesap sorma hakkını kendimizde buluyoruz.

Duygusallığımı kabulleneli iki seneden fazla oluyor. Şu sıralar ise arabeskliğimi sorguluyorum. Ama muhtemelen sadece dengesizim. İnsan olgusuna sıkı sıkıya bağlıyken ve bu olguya karşı büyük umutla doluyken, elimde somut olarak hiçbir şey yok. Ve belki, insan olmasaydım insanlara olan nefretim çok daha devasa olabilirdi.

Sanırım,
git gide her şey daha da katlanılmaz bir hal alacak benim için. Çünkü tek başına büyüyen çocukların en büyük dayanağı diğerleridir aslında. Pek tanıma fırsatı bulamadığından olsa gerek, putlaştırmıştır onları. Ve bazen yalnız büyüyen çocuklar da inançlarını yitirir.

Zaten bir aradayız,
öyleyse neden birbirimize dokunmaktan bu kadar korkuyoruz?

Sep 23, 2014

Hem de doyasıya.

Daha hissetmenin bile altında ezilirken nasıl yaşayalım?

Sep 20, 2014

İnsanlarla bir şeyler paylaşma fikri yaş hanesindeki sayı basamakları ile doğru orantılı olarak iticileşiyor sanki.

Sep 16, 2014

bu bir cümle değil ve belki ben de

büyük bi' içtenlikle bazı şeylerin amına koymak istiyorum

Sep 8, 2014

Günah çıkarma

Hayatta asla en kötü diye bir şeyin olmadığını farketmem on altı yılımı aldığında şu cümleyi kurdum: "Ne zaman 'Tamam artık bu en kötüsü. Daha fazlasına katlanamam.' desen, daha kötüsü oluyor ve katlanıyorsun işte bir şekilde."
Şimdiye kadar yaşadığım tüm olumsuzluklara rağmen -ki temin ederim, az buz şeyler değil- hayatımdan şikayetçi değilim. Çünkü biliyorum ki daha kötüsü var. Her zaman vardır. Geçen yaz Bulgaristan'da ölmek üzereyken sadece şoktaydım, iyi kötü hiçbir şey hissetmiyordum. Karadeniz'in yüzüme çarpan dalgaları, suyun sesi ve güneşin tenime değen sıcaklığı dışında hiçbir şey yoktu o anda. Belki biraz pişmanlık. Ama onun da sonradan farkına varacaktım. Çünkü ölmek eylemi beyni ele geçiren bir şey. Hissetmiyorsun. Fazladan bir beş dakikan olsa kahrolacaksın belki. Ama olmuyorsun. 
2013 yazı kesinlikle kötü bir yazdı. 2014 yazı ise ona şapka çıkarttırdı. 
Olduğumu sandığım kişiden fersah fersah uzaklaşmaya başlamam bu yazın başına tekabül ediyor. Böyle söylemek vicdan mastürbasyonu olarak görülebilir ve belki de öyledir, ama kötü niyetle yola çıkmadığım her ilişki bir insanı daha üzmekle bitti. Böyle anlarda benim gibi bir insanın dibe vurması gerekirdi ama ben, düşmüyordum bile. Ölmek eylemine sıkışıp kalmıştım sanki, yıllardır şikayetçi olduğum hissizlik anlarının nirvanasını yaşıyordum. Sonra bir gün yeryüzüne düştüm. Ruhsal açıdan eksikliğini çektiğim düşüşleri fiziksel olarak tamamlamış ve ciddi anlamda kendimi mutsuzluğa sürüklemiştim. Dirseğimi kırmıştım. Yanlış teşhis ve tedavi sonucu kolum kilitlenmişti. Üstelik birtakım sebeplerden sigortam düşmüş ve devlet bana "Paran yoksa öl o zaman." demeyi uygun görüyordu. Ve zaten param da yoktu. Böylelikle fiziksel olarak çektiğim acıların üstüne bir de içten içe her zamankinden daha da hızlı ölmeye başlamıştım. Sol kolumu kullanamamak demek, bir daha yüzememek ve piyano çalamamak demekti. Biliyordum, öğrenmiştim; en kötüsü değildi. Ama yine de çokçokçok kötüydü. Zira hayatımı üzerine kurmaktan çekinmeyeceğim iki şeyi kaybetmek üzereydim. O sıralar biraz kendime acıyordum. Tek kolla dünyanın en başarılı yüzücüsü ya da en ünlü piyanisti olduğum hayaller kurup saatlerce ağlıyordum. Şimdi düşününce ahmakça hayaller bunlar ama ben paniklemiştim ve mutsuzdum bir kere. Sonrasında işler biraz yolunda gitmeye başlayınca kendime üzülmeyi ve kızmayı bıraktım. Benim hayatım biraz böyledir: Bir şeyler yolunda gitmeye başlıyorsa daha kötüsü geleceğindendir, ama asla en kötüsü değil. Kolum ve ben az çok toparlamıştık ki evsiz kaldım. Tipik ev arkadaşı durumları. Umrumda değildi, halledilir şeylerdi. Şu zaman oldu halledilmedi. Üzerine ben bir kere daha düştüm. Zaten bu yaz ben en az 50 kere düştüm. Yirmi yaşımda yürümeyi yeniden öğreniyor gibiyim. Bu düşüşle birlikte artık dirseğimi tamamen unufak ettim sanıyorum. Ve artık vaktim de yok. Gelinen son noktada evsiz barksız, sakatım. Ve belki vertigo. En kötüsü değil biliyorum ve mutsuz hissetmiyorum. 
Sadece bilmeni istedim, seni hiç unutmayacağım 2014 yazı.

Aug 29, 2014

we are everyday robots on our phones.

küllükte ölmeye terkedilmiş sigara.
azami insan ilişkileri.
loopa atılmış şarkı.
uzaktan gelen havai fişek sesleri.
yalnızken odada, her şey durağan; tek devinim kafanın içinde.
...bir de belki, ellerin titrerse.

bazı insanlar yaşamak adına hiçbir şey yapmıyormuş gibi. sonuçta herkesin ideal hayat algısı da göreceli bir yerde, ama nerde? ve artık en büyük korkum hangisi kestirmekte zorlanıyorum. küçük bir çocukken ileride yapacağına emin olduğun onca şeyi yapamadığını görmek, belki. ama o da ölüm korkusuyla ilintili. depremin devinimiyle sarsılırken, şoförün 

(bazen bazı şeyleri hatırlamakta zorlanıyorum. az önce şoför kelimesinin yazımıyla ilgili ciddi bi' kafa karışıklığı yaşadım ve bu bana birkaç saniye kaybettirdi.)

son anda kırdığı direksiyonuyla kaza yapmaktan kurtulduğu o yaklaşık yarım dakikalık süreç içindeyken, yüzüne çarpan dalgalara kulaç atmaya çalıştığın sırada yuttuğun suyun ağırlığı artarken, yüksek bir uçurumdan aşağı bakarken mesela. böyle anlarda her şey daha net ve böyle zamanlarda aynı anda dünyanın hem en korkak hem de en cesur insanıymışsın gibi. korkuyorsun; çünkü e yapman gerekenler. cesursun; çünkü hayatta kalabilirsen, o andan itibaren her şeyi yapabilecekmişsin gibi. sanki bütün bunları yapmak için son bir şansa ihtiyacın varmış ve o şansı çok iyi değerlendirebilecekmişsin. aslında o kadar da büyümüyoruz. böyle anlar, hep bir çocuğun istekleri. inanacak hiçbir şeyimiz kalmadığında sığındığımız tanrılarımızın çocuklarıyız. en "tanrı yoktur"umuzun bile bir tanrısı oluşu gülünç aslında. sahip olduğumuz hayatlarımız aynı anda hem çok değerli, hem çok değersiz. değerli; çünkü bizim. değersiz; çünkü umurumuzda bile değil. bir hiç uğruna ölmeyi göze alabiliyoruz da aslında o kadar da almıyoruz. her şey kafamda olup bitiyor şu günlerde. aslında belki hep mi öyleydi? bazen cümle kurabilmek bile zor. yaşamak gibi. ama son bir şansım olsa, öyle bir yaşardım ki. yok mu ki?

ve bir kez daha, yazmak beni yönetti. 

Jul 11, 2014

kişisel telkin.

-Daha önce hiç Crystal Castles dinlediniz mi?

Bir ilişkideki 'yanlış' tarafı çözümlemede şimdiye kadar hep biraz geç kaldım sanırım. Bir şeylere başlarken seni tatmin edeceğine emin olduğun adamlar, kadınlar bir bakıyorsun....... BU DA NE?
Başa sar.
Bu biraz insanın kendini tanımasıyla alakalı bir şey, ne istediğini bilmesiyle. Biraz başka şeylerle. Ama eninde sonunda yaşadığın his kandırılmışlık. Bu başkasının sana yaşattığı bir his değil üstelik. Kendi kendine yaşatıyorsun. Zaten eninde sonunda yaşadığı her şeyin temelde insanın kendisiyle alakalı olduğuna inanıyorum. Kendini kandırıyorsun. Her gün. Defalarca.

-Neden?

Kendimize bunları yaşatmamıza hiç gerek yok.

- Bu ince değil, net bir çizgi: Sev ya da nefret et. Crystal Castles gerçeği.

Güvenmek mi istiyorsun, güven. Sevmek mi istiyorsun, sev. Yaşamak mı istiyorsun, yaşa.
Ama istiyor musun gerçekten?
Emin ol.
Dürüst ol.
Kendin ol.

- Ya tutuluyorsun,

İşin ayırdına varmak önemli, ne zaman olduğu önemli değil.
Eninde
ve
sonunda.
Ve ölmek için henüz vaktimiz var.

- ya da nefret ediyorsun.

Belki şu an bile sadece kendimi kandırıyorumdur.

- Her zaman öyle değil midir?