Nov 29, 2013

INIO ASANO

Bu adamın mangalarında bir şey var. İlk sayfadan itibaren insanın gözünün içine bakan bir şey. Nijigahara Holograph'ta "Ha-ha! Just ignore them! Ignore them!"deki o çarpık gülüş, "In which case, what an empty world we live in."deki batan güneşin sıcaklığı, Umibe no Onnanoko'da "Sex with love is an illusion." sahnesindeki tene değen klozetin soğukluğu ve akabinde kızın "Be quiet!" konuşma baloncuğunda verdiği nefes ya da Punpun'un ellerinin siyahlığı ama çok güzelliği mesela. Aldırış etmemeye çalışıp okumaya devam ediyorsun ama huzursuzluk diz boyu. Sonra, bir sayfanın ufacık bir yerinde, belki bir konuşma balonunun içinde ya da Asano'nun kullanmayı pek sevdiği o siyaha doymuş fonun üzerinde suratına çarpıveriyor. ZBAM!!!
Şimdi bekle öyle,
suratına yerleşmiş çarpık gülüşünle.

Bilmiyorum, belki tüm bunlar sadece bana bir şeyler ifade ediyordur ama ense kökümden tutup sarsıyor beni bu adamın yazıp çizdikleri. Beni içine çektiği karadelikte mutsuzluktan o denli sarhoş oluyorum ki, bıraksalar orada öleceğim.

Nov 26, 2013

bir kafam var, al o da senin.


İster sevgilin, ister evladın; kim olursa olsun, hayatını kendinden başka biri odaklı kurmak dünyanın açık ara en aptal işi. Her iki taraf için de. İki tarafta da bulunduğumdan iyi biliyorum.

Hayatımın merkezinde kendimin değil başka birinin oturduğunu farkettiğimde aptallık yapmaya doyamayacak kadar küçüktüm; ve nitekim doymadım da. Aptallığım aldı başını yürüdü gitti. Hayatımın merkezi öyle bir kaydı ki sonra. Ve yer,
öyle bir kaydı ki ayaklarımın altından.

Bulunduğum ikinci tarafı da anlatacaktım; anlatamadım. Yine. Yirmi yıldır sindiremediğim şeyler var zira. Bir adım atsam kurtulacağım oysa.
Şimdilik tam buraya kafama göre birleşik yazılan bir "herneyse" iliştiriyorum -birleşik yazılan "herneyse"ler her zaman en güzelleri olmuştur çünkü-.

Bu gece Savunma'yı izlemeye giderken Hell's Angels yelekli, İngilizce konuşan, dövmeli adamlar gördüm İstiklal'de. Vaktim olsa adımlarımı ağırdan alır, gerçekten kulüp üyesi olup olmadıklarını öğrenmeye çalışırdım. Başkalarının konuştuklarını dinlemek çoayıb biliyorum ama stalker ruhum merak etti bir kere. İnternet sitelerinde TR şubesi -xclkvjxb- olarak görünen tek kulüp üyeleri de hapiste görünüyor.

Yurda dönerken de çok güzel bi' motor gördüm ortalık yerde. Benim bırak motoru, varolanı da çaldıklarından ötürü üç tekerli bi' bisikletim bile yok şu an. Kamboçya'ya da gidemiyorum. Oh valla ya. Neşe'ye biçilen kader oturup SoA izlemek ve bununla avunmak olmasaymış keşke.

Ayrıca, şu tepedeki şarkının sountracki olduğu filmi bir kez daha mı izlesem acaba ya. Durumum yeterince boktan değilmiş gibi bi' filmin ağzıma sıçmasına ihtiyacım var ve o, bunu güzel başarıyor.
Herneyse.

Nov 25, 2013

AHLAK, kocaman soru işareti.

Bir iki post aşağıda "Tastamam görünen her şey, eksik hissettiriyor." demişim ya, işte bu, bu çok güzel örnek. Tastamam görünen ama eksik hissettiren, daha doğrusu eksik -hatta tamamen içi boş- olduğunu hissettiren bir şey. Süregelen ahlak kavramı, günümüz ahlak tanımı ve gelecekteki evrimi. Elde kalan hep aynı içi boş detaylar.
Ve ahlakın ahlaksızlığı.

Nov 18, 2013

Birilerini anlamaya çalışarak değil aşağılamaya çalışarak yaşıyorsanız vay halinize!

21. yüzyılın en hastalıklı hissiyatı sanırım bu: Bir yandan insanlara "Bakın ne kadar da süperim..." imgesi vermeye çalışırken, diğer yandan aynı insanlar hakkında "Ve sen de bir o kadar rezilsin!!!" şeklinde düşünmek. Hatta belki şu "tanrının ruhunun bir parçasından yaratılmış olma" olayına bile insanlık olarak o kadar inanmak istiyoruz ki artık hepimiz birer "tanrıcık"ız! Peki yaşadığınız her anı bok ederken hayatın sonunda elinize ne geçeceğini sanıyorsunuz?

"Bir tek şu gülmelerimiz yanımıza kâr kalacak!"

Nov 10, 2013

kafalar neden yanar?

"Her günün orta yerinde,
Her an içine düşülebilen
Bir büyük boşluk
İnsan şeklinde."

Tastamam görünen her şey, eksik hissettiriyor.

Nov 4, 2013

I am a child of universe, said YES and the life has began.

Placebo, Angkor Wat, 2008.
Öncesinde haberim olsa da, o dönem gitme ihtimalim sıfırla kapı komşusuymuş gerçi ama insan yine de üzülüyor böyle bir şeyi kaçırdığı için. Hele de konser mekanı "Beni muson yağmurlarında yıkasınlar!" ülkesi olunca... Bir gün benim olacaksın Kamboçya! Ya da ben senin.




Hazır konser muhabbeti de açılmışken, 5 Ekim'de Salon IKSV'deki Moddi konserine de değineyim. Dünyanın en sempatik, en tatlı, en mütevazi, en mükemmel insanı sanırım bu adam! Stuck in the Waltz'ı söylemeden önce söyledikleri sağ olsun, on milyon kat daha çok sevdim ve sahiplendim şarkıyı. 5 Ekim 2013, 10:55pm, şimdiye kadarki hayatımın en mutlu anlarından biriydi bu yüzden. Let's face it! We're stuck in the waltz!!!

Ayrıca 20 Kasım'da Olafur var Salon IKSV'de, gelin! Gidemediğim Mor Karbasi, Ane Brun ve Blonde Redhead'ten sonra teselli konseri seçtim kendisini. Daha iyisi olamazdı zaten.

Yalnız bu konser olayına şimdi bir kere başlayınca devam edesim geldi. Bir araya, sağa sola, bir yerlere "Canlı izlendi, zevkle kafalar yakıldı!" tadında bi' liste hazırlayabilirim en azından. Ya da üşenmezsem yazarım, destansı!

Oct 17, 2013

Öğrenci olmak ve olamamak üzerine...

Son birkaç aydır her şey birden, hızlandı sanki. "Yirmiden sonra hızlanacak." demişlerdi. Yirmime iki aydan fazla zaman var. Gerçi bu komik bi' düşünce. "Tak!" diye yirmi olduğun anda hayatının değişeceğini beklemek falan... Beklemiyorum esasen.

Sadece, eskiden almam haftalar sürecek kararları üst üste alıyorum. Ya da belki de uzun süredir kafamda olan şeylerdi ve hepsini aradan çıkarıyorum. Tanrım! Beynimin n'apmak istediğini anlamaya yarayan bir organımın olmayışından kaybediyorum hep! Düşünmeye zamanım kalmasın diye, haftamın yedi gününü doldurmuş oluşumla da alakalı olabilir bu durum pek tabii.

Ya ben bu aralar yine "mutsuz kız blogu" yazmaya başladım, di mi? Mutlu hiçbir zaman olmadım ama aslında mutsuz da değilim. Zaten mutsuz olsam da yarım gün falan sürüyor artık maksimum, o derece hızlandı her şey. 

Mesela geçen gün sınıfta kaldığımızı öğrendik arkadaş grubumca *SITCOM KAHKAHA EFEKTİ* 
Bu efektin girdiği her sahnede olduğu gibi, hiç komik diyildi. Öğrenci belgemde yazan "1. sınıf öğrencisidir" ibaresi üzerine, "Heheheh, bi' yannışlık olmuş heralde. Peki neden bunu bizimkileri kandırmak için kullanmıyım?" çakallığına erişip durumdan da hiç kıllanmayarak "Oloooooom sınıfta kalmışız." yakarışlarımı arkadaşlarımın suratlarına püskürttüm. 
Yalnız düşününce sahne çok trajik ya. Bakın, hep beraber hayal edicez şimdi:

Yer: MSGSÜ Rıhtımı
4 genç kız ikinci sınıf olduklarını sanarak, boğaza karşı oturmaktalar. Gündemlerinde yine yaşadıkları YOLO (you only live once) hadiseleri var. İçlerinden biri sınıfta kaldıklarını biliyor, ama bilmek istemiyor, onun yerine eğlenmek istiyor ve patlatıyor bombayı: 
-Olooooooooooooooooooom sınıfta kalmışız.
Aslı: Nişiiii şaka mı yapıyosuuuuuun? (Tercüme: Neşe şaka mı yapıyorsun?)
Tuğçe: AHAUAHAUAHAUAH nasıl yani?! (dumur) (Kahkahanın sonlarına doğru asılan ve "nasıl yani" kısmında iyice ciddileşen surat eşliğinde.)
İzel: YOLO BE!

Amaç: Şaka yabmak.
Sonuç: Hayatın şakasına gülememek, boğazda düğümlenen bir şeyler, boğazın serin sularına dalıp gitmek.

Sonra "Ehehehe, şaga yabdım." nidaları eşliğinde arkadaşlarının yanından ayrılan esas kızımız, öğrenci işlerine gidiyor ve:
"Yha haha ben ikinci sınıfım ama bir yaşmışınız ahahah?" (allam nolur göte gelmeyelim gülüşleri) (hâlâ inanmak istemiyor)

Genel Sonuç: 40 krediye ihtiyacım varken 38 kredi almışım ya lan! Geçen sene danışmanıma gidip "Hodjam ders istiyom." dediğimde, "N'abıcan dersi, git sergi gez!" demişti bana. Ben de "Vaysle, adam haklı yaws!" deyip bütün yıl sergi gezdim. Hatta gaza gelmekte sorun görmeyip aldığım derslere girmek yerine de sergi gezdim. Neyse ya, YOLO KANKALAR. 

Sep 29, 2013

inio asano vardır. iyki.

Ama arkadaşlar iyidir
-di.
O işler artık öyle değil.
Artık arkadaşlar bile iyi değil.
Zaten,
hiç olmuşlar mıydı ki?


Sep 28, 2013

Yirmi yıldır mutlu olmayı öğrenemeyen bi' ben mi varım, yoksa standart sistem mi bu acaba?

Sep 26, 2013

mahjong titans çok duygusal oyun.

"Bir insan birini yalnızken hatırlıyorsa sevmemiştir. Ansızın aklına gelip yalnızlaşıyorsa, işte o zaman sevmiştir."
Turgut Uyar

Şimdiye kadar her yalnız kalışımda, gereksiz yere üzdüğüm insanlar aklıma geldi durdu. Bana verdikleri değerin onda birini vermediğimi düşündüklerim. Çoğunu, sonradan aklıma geldikçe seviyorum sandım, yanıldım.
Birini sadece bir anlığına sevmiyordu insanoğlu. Ya da şöyle ifade edeyim; böyle bir anda karar vermiyordu buna. Hissettiğim, pişmanlığın farklı bir boyutuydu yalnızca. Pişmanlığın, birkaç hisle harmanlanması ya da her ne boksa.

Ama dün, canım eski bir şeyleri kurcalamak istediği için defterleri karıştırırken kucağıma düşen portren. 
Bir portreni çizdiğimi unutmuştum. 
Yüzünü,
unutmuştum.

Ama o an, işte yine karşımdaydın. 
Bana bakıyordun. 
Ve ben o karakalem portreden gözlerinin yeşilini görebiliyordum.

Dünyanın en yalnız insanıydım.

Ara sıra hâlâ blogumu okuyor musun diye merak ediyorum. Burayı bir türlü bırakamayışımın nedeni bile olabilirsin belki ama sanırım buna katlanamazdın.

Zamanla eskiden anlayamadığım şeylerin bir kısmını kavradım. Hâlâ her şeyi anlıyorum diyemem ama, şu suçluluk olayı mesela. Özellikle onu çok iyi anlıyorum.
Çünkü en az senin kadar ben de kendimi suçluyorum. Cesur olamadığım için. Seni birçok defa korkaklıkla suçlamışken üstelik.
Hâlâ yeterince cesur olduğunu düşünmüyorum gerçi ama bana kıyasla epey iyisin. 
Arkasında durmaktan korksan da, en azından aşkını itiraf edebilecek cesarete sahiptin.
Ben daha yazamıyorum bile.

Sep 5, 2013

4 Eylül 2013'e ithafen,

Cesaret ne güzel şey ya! Ulan ben şimdi böyle yapıcam ama sonrasında ne olur diye düşünmeden yaşayabilmek, risk alabilmek. Sonrasında en fazla ne olabilir ki cidden? Rezillik mi? Varsın olsun. Çok güzel bi' şeyi yaşama ihtimalin karşısında iki rezilliğin lafı mı olur.

Ehehe bakın neydim ne oldum kafası yaşamayan tüm o samimi ve güzel insanların uzanıp yanaklarından öpüyorum -ve nitekim bu yazıda bahsi geçeni öptüm de. Mutluysam sebebi sizsiniz!

Sep 1, 2013

Bazen sadece...

...iyi hissetmek istiyorum.

Aug 27, 2013

yüz milyonda biri.

Çocukken, annem ve babam çalıştığı için bazen bir iki haftalığına anneannemlerde kalmam gerekebiliyordu. Bu birkaç haftalık süreçlerin ilk günlerinde hep çok garip hissederdim. Annemin ve babamın yokluğuna alışmam, anneannemlerin evinin düzenine ayak uydurmam gerekirdi çünkü. Kaldı ki öyle anne ve babasına çok bağlı bir çocuk da değildim ve anneannemle dedemi dünyadaki herkesten çok seviyordum. Tam yeni düzene ayak uydurmuşken ise eve geri dönmem gerekirdi ve bu defa, tersine fakat aynı şekilde işleyen bir süreç baş gösterirdi: Şimdi de anneannem ve dedemin yokluğuna alışmam, onları özlememeye çalışmam ve artık neredeyse yabancılaştığım evime yeniden adapte olmam gerekirdi.

Aslında şu an buraya, bunlardan çok daha farklı şeyler yazmayı hesap etmiştim bütün hafta. Şu sıralar en sevdiğim dizi haline gelen Newsroom ile ilgili yazılacak bir ton şey vardı mesela aklımda. Ama işte, yarın İstanbul'a dönüyorum ve her ne kadar hâlâ anne babasıyla ilişkilerini oturtamamış ve Bursa'dan nefret eden bir çocuk olsam da, oops, çocuk dedim ve şu an yanlışlıkla yazdığım bu kelimeyi silmek istemiyorum. Evet, her ne kadar Bursa'dan ve insanlarından nefret eden İstanbul'a aşık 175lik bi' çocuk olsam da yeni düzen, her zaman bana garip hissettiriyor. Belki de bu yüzden her zaman bavul hazırlama işini son dakikaya erteliyorum. Bavul hazırlamak, şu an içinde bulunduğun düzenle ilgili değil çünkü ve ben -sanırım- içinde bulunduğum düzenin son ana kadar tadını çıkartmak istiyorum. Ya da sadece üşengecimdir ve üşengeçliğime fazla anlam yüklüyorumdur.

Her ne kadar -kendimi deli gibi zorlamama rağmen- annemi ve babamı -özellikle babamı- yeteri kadar sevemediğimi düşünsem de özleyeceğimi bilmek, canımı sıkıyor. Bunun tam olarak ifadesi "can sıkmak" da değil aslında, adlandıramadığım bir şey hissediyorum. Öte yandan buradan gitmek, anneannem ve dedemi de göremeyeceğim anlamına geliyor ve işte bu, asıl ölüm gibi olan. Bu yaz bu şekilde hissedeceğimin farkında olarak Bursa'da geçirdiğim zaman aralığında onlara daha çok zaman ayırmaya çalıştım ve bakalım ne oldu: Onlarda kaldığım ilk gece, yaşlanıyor oldukları için ağlamaktan uyuyamadım ve ertesi gün kuzenimi davet ettim.

Öte yandan büyüdükçe -gerçi artık yaşlandıkça demem lazım sanırım, zira yaşım yirmi oldu olacak- zaman ve ölüm kavramlarının daha da netlik kazanıyor oluşu canımı sıkıyor. Bu yaz Bulgaristan'a tatil için gitmiştik aslında ama gitmişken anneannemin ablasının ve annesinin mezarlarına da uğradık. İkisini de sadece bir iki kere, çocukken görmüştüm. Buna rağmen anneannemle ilgili olan her şeyi sevdiğim gibi, onları da seviyordum ama bu, sadece anneannemle ilgili olmasıyla ve çocukların çoğu zaman sorgulamadan sevmesiyle sınırlı bir şey de değildi. Oldukça az olmalarına rağmen güzel şeyler hatırlıyorum onlara dair. Bölünmüş ailelerin en kötü yanı bu. Bir aradayken belki çok güzel şeyler yaşayabilecekken, aralarındaki kilometreler yüzünden hep biraz eksik yaşıyorlar. Anca bayramda, tatilde vesaire görüşebiliyorlar ve ondan da genelde bir şey anlamıyor zaten insan. N'aber, nasılsın derken geri dönme vakti geliyor. Çoğu akrabamı tanımıyorum mesela ben. Çoğunu hiç görmedim. Akraba kavramı benim için anne, baba, anneanne, dede ve biraz daha fazlasından ibaret. Neyse, çok dağıttım konuyu, toparliyim. Varna'dan, annemin teyzesinden dönerken de çocukken ve şu anda da hissettiğim o garip his vardı. Onu da en son 8,9 yaşımdayken görmüştüm ve belki de bu son görüşümdü. Ben böyle bir iki kere görmeme rağmen özlüyor ve ölümlerini zor kabulleniyorsam; sırf ben doğdum diye Türkiye'ye gelmek zorunda kalmış anneannem ve dedemi düşünemiyorum.

İnsanoğlu her şeye alışıyor tabii ama o alışma süreci... 
Her neyse, depresif olmak insana bir şey kazandırmıyor; gideyim de hâlâ kendi başına toparlanmayı öğrenemeyen bavulumu hazırlayayım. 
İnsanlar mutfak robotunu keşfedeceklerine, kendi kendine hazırlanan bavulu keşfetselermiş keşke.

PS: Tuçi ve İzot'un sigaralarını yakmak bahanesiyle aldığım kurukafalı çakmağın "Ehehe bakın nası da yanıoağğ!" diye millete gösterirken gazını bitirdiğim için çok mutsuzum. Doldurtunca tekrar mutlu bi' çocuk olcam.

Aug 23, 2013

Telefonumdaki not defteri tam olarak şu işe yarıyor:

I.
Meraba,
Bunları 10 Nisan Çarşamba günü saat 6 sularında, Kadıköy'den Kabataş'a giden bi' vapurun arka koltuklarından birindeyken yazıyorum. Şu an koltuğumun altında ne idüğü belirsiz bir çanta mevcut ve beynim kendini onun patlamaya hazır bir bomba olduğuna o kadar inandırdı ki paranoyadan bacaklarımın karıncalandığını hissediyorum. Her an patlayacakmış da sepeti kaptıracakmışım gibi geliyor. Olur da karaya ayak basmadan ölürsem, olayın kurbanı olarak en iğrenç vesikalık fotoğrafımın haberlerde gösterilmemesini vasiyet ederim.
Bye.


II.
Bazen her şeye o kadar yabancı hissediyorum ki; bu, beni ağlatabiliyor.


III.
Gün içinde yüz kaslarını sadece gülmek için kullanıp da içten içe kahrolma dalında plaket verselermiş iyiymiş.


IV. 
En sevdiğim insanı kaybettim ve bi' daha da bulamadım. Nerede bıraktıysam orada olmasını umdum, olmadı. Saklambaçtaki gibi, asla bulamayacağımı düşündüğüm anda saklandığı yere büyük gelir de duvarın köşesinden, bir yerlerinden kolunu falan görürüm diye bekledim, olmadı. 
Sonuç olarak kaybettim. 
Hiçbir şey yapmadan. 
Sadece kendim olarak. 

Katlanılmaz olduğumu düşünmemem için her şeyi yapmış ve sonra bana katlanamamıştı.
Katlanamadığı asıl kişinin kendi olduğunu söyleyerek üstelik,
kendiyle birlikte gözden kayboldu.

Ve ben de korkaktım, 
en az onun kadar.
Yüz milyon kere fırsat verseler yine söyleyemeyecektim. Yine de yüz milyon birinci fırsatı bulamayınca ağzıma geleni söyledim. Söylemem gereken şey dışında her şeyi söyledim. Rahatlayacaktım sanıyordum, öyleydi de, ama yanlış şeyi söylemeyi seçtim.
Hayatımda yaptığım en büyük hata budur.
Ve bu kez hikaye anlatmıyorum.


SONUÇ: Burayı komikli bir şeye bağlayacaktım aslında ama bu defa güldürmedim. Ölümümün ya sakarlıktan ya da duygusallıktan olacağına artık neredeyse emin gibiyim.
Erken mi sıyırdım acaba ben ya.

Aug 22, 2013

Müsadenizle gülücem;


AHAHAHAHAHAHAHJXCKLVHZXCKHBKJHZKJZHXKHJVKCH

Aug 20, 2013

Bi' şey dicem,

S P O T I F Y   D Ü N Y A N I N   E N   G Ü Z E L   Ş E Y İ . 
Upuzuuuun bir zamandır Spotify'ın Türkiye'den de indirilebilir olmasını bekleyip duruyordum ama bu sabah, saatlerimiz sabahın sekizini gösterirken canıma tak etti, antin kuntin birkaç program sayesinde kendimi Amerika'da yaşıyormuş gibi göstererek Spotify indirmeyi ve kurmayı, utanmadan bir de Last.fm hesabıma bağlamayı başardım! Özellikle Last.fm hesabıma bağlanmayı başardıktan sonraki birkaç dakika hayatımın en güzel dakikalarıydı, adeta müzik aleminin kraliçesiydim her şey benden sorulurdu LÂKİN hayatın-her-güzel-şey-bitermiş-kuralı devreye girmekte gecikmedi... Şu indirdiğim antin kuntin programlardan biri sayesinde ekranımın sağ alt köşesinde beliren DISCONNECTED baloncuğunu görünce neredeyse aklım çıkacaktı (gerçek anlamda). Ama hayır, aklım yerinde kalabilirdi, Spotify'ım beni yarı yolda bırakmamıştı. Yine de bu, bundan böyle bir şey olacak da yine Spotify'sız sefil hayatıma geri dönmek zorunda kalacağım diye her an diken üstünde olacak oluşumu engelleyemiyor. Çok sevdiği(?) sevgilisini kaybetme korkusuyla götü tutuşan kızları şu an o kadar iyi anlıyorum ki.............. EVET SPOTIFY, BU BİR EVLENME TEKLİFİ.

Ya bu arada bir yandan da acayip dertliyim. Bulgaristan'dayken Google'da BG ana makinesine bağlanmıştım, şimdi onu eski haline çeviremediğim için Youtube'daki paylaşma seçeneklerinde Blogger seçeneği çıkmıyor. Blogger arayüzü değiştiğinden beri embed kodu da beğendiremiyorum kendisine zaten, mecburen url ile ekliyorum videoları ama onlar da aşşaaadaki gibi sikko görünüyor, büyüklüğünü falan ayarlayamıyorum. İki elimle bi' teknoloji özrümü doğrultamıyorum görüldüğü üzre, yok mu aklı eren bi' insan evladı?

Çok fazla rüya görüyor oluşumdan daha garip olan şey rüyalarımın uzunlukları.

Rüyamda, ailem velet halimi tiyatro sahnesinde iki adamın sunduğu programvari bir şeyi seyretmeye götürüyorlar. Seyircilere de söz hakkının tanındığı, hatta ara sıra içlerinden birinin sahneye davet edildiği bir program bu ama içeriğini pek anımsayamıyorum şu an. Sonra sunuculardan biri, beni sahneye çağırıyor. Sahnede çok güzel zaman geçiriyorum ve hatta sahneden inerken selam veriyorum seyircilere ve nedense millet kafayı yemiş gibi beni alkışlamaya falan başlıyor. Ben tabii ilgiden dört köşe olmuş bir şekilde yerime dönüyorum. Gel zaman git zaman, o adamlar ikinci ailem gibi bir şey oluyorlar. Sürekli onlarla sahneye çıkıp showlarının bir parçası oluyorum ve bundan çok da hoşlanıyorum. Bu şekilde çocukluğum geçiyor fakat bu sırada o adamlar kimseye haber vermeden ortadan kayboluyor. Gösteri yaptıkları tiyatro sahnesi de bana ve yakın arkadaşım olan içlerinden birinin oğluna kalıyor. Çocuk sessiz, sakin bir tip ve hiç onlarla sahneye çıkmamış. Bu anlamda, ben ondan daha yakınım diyebilirim bu ikisine. Bizden başka 2 erkek ve 2 kız olmak üzere 4 arkadaşımız daha var grubumuzda. Ara ara sahnede veya başka bi' yerde buluşup bir şeyler yapıyoruz vs. Sonra bi' gün, o adamlar geri dönüyor. Ve o adamlardan birinin aslında kadın olduğu gerçeğini öğreniyorum. Bunca zaman ikisine de baba gözüyle bakmışken biraz şaşırıyorum tabii. Onları tekrar gördüğüm için sevinmem hasebiyle erkek olanın boynuna sarılırken "Aslında kadın olduğunu bilmiyordum." gibisinden bir şeyler söylüyorum. Ve sonra bir gösteri daha yapıyoruz ama seyirciler artık yaptıkları oyunlara ve showlarına ilgisini kaybetmiş gibiler. Gösterinin bir yerinde kadın olan "Neşe'yle birlikte size şarkı söylememizi ister misiniz?" diyor ve seyircilerden çıt çıkmıyor. Seyircilere sırtı dönük, eski tip bir koltukta oturmakta olan ben de, bu olayın üzerine, başımı hafif onlara doğru çevirip dilimi çıkararak "Peh." gibi bi' ses çıkarıyorum. Ardından seyircilerden bazılarının bunu saygısızlık olarak addedip homurdandığını duyuyor ama önemsemiyorum. Sonra gösteri bitiyor. O an kimseden bir şey duymamış olmama rağmen her nasılsa o kadının, adama aşık olduğunu bir şekilde biliyorum ama neden erkek kılığında gezdiğini ben de bilmiyorum. Gösteriden sonra 6 kişilik arkadaş grubumla arabaya atlayıp başka bir şehirdeki bar türevi bir yere gidiyoruz eğlenmek için. İçerisi bana fazla gürültülü geldiği için dışarı çıkıp yolun karşı tarafına geçiyorum. Yaşlı bir adamı iki eli dolu şekilde yürürken görüyorum ve hızlı hızlı yürüyerek ona yetişip yardım etmek istediğimi söylüyorum. Adamın sol elindeki poşeti alıyorum ama sağ elindekini vermek istemiyor bana. O şekilde yürürken bir grubun yanından geçiyoruz. Grubun rehberi oranın belediye başkanıymış güya ve bizi göstererek "Şehrimizde artık bu şekilde gençlerin yaşlılara yardım ettiği pek az görülüyor. Kimse kimseye güvenip yardım etmeye yanaşmıyor." diyor. Onları geçince yanımdaki amcayla muhabbet ediyoruz biraz. Bana teşekkür ediyor. Ben de o şehirde yaşamadığımı ama arkadaşlarımın bir kısmını orada yaşamaya ikna edebileceğimi düşündüğümü söylüyorum. Bir süre yürüdükten sonra adama daha fazla ileri gidemeyeceğimi söyleyip ayrılmak istiyorum. O da teşekkür ediyor bir kez daha ve elimdekileri alıyor. Sonra yolun karşısına geçmek istiyorum tekrar. Adam da peşimden gelmeye kalkışıyor. Onu görünce karar değiştirip yolun geldiğimiz tarafına dönüyorum. Sonra adam, "Benden şüphelenmiyorsun, değil mi?" diyor. Ben de "Aslına bakarsan şüpheleniyorum." diyorum. "Çoktan anlamıştın zaten." diyerek sırıtıyor ve bana vermek istemediği poşetin içinden bir silah çıkararak peşimden koşmaya başlıyor adam. Arkadaşlarımın hâlâ içinde olduğu barın karşısına geldiğimde adam da bana yetişmiş oluyor fakat o beni vuramadan başka biri onu vuruyor. Yere düşüşünü seyrediyorum bir süre ama kan görmüyorum. Sonra gösteriyi sunan adamın oğlu olan çocuk yanıma geliyor ve gösteriyi sunan kadının kalp krizi geçirip hastaneye kaldırıldığını söylüyor. Tam bu anda da bir polis ifademi almak için yanıma geliyor. Adama durumu izah edip arkadaşımla arabaya biniyorum ve hepimiz hastaneye giderken uyanıyorum.

Bunu yazdıktan sonra yayınlamaktan vazgeçmişim, kıyıda köşede durmasın dedim yayınlamaya karar verdim. Eh, n'apalım beynim hikaye yazmaktan asla vazgeçmiyor.

Aug 18, 2013

benim saçım var da n'oluyo be dayı? amaaaaan.

Piknikvari bir yemekte, annem: Birol senin çay bardağın yok mu?
Yeni yeni kelleşmeye başlayan -ve belli ki içten içe buna bozulan- dayım: Yok. Benim başım kel.

Aug 9, 2013

ve sonra farkettim ki...

...artık hissettiklerimi anlatabilmenin bir yolu yok.

We're a real fucked up family.

http://www.youtube.com/watch?v=Yv6_kKzvAdc

Hiçbir zaman aile olamadık biz. Hatta aile denen kavramın yanına bile yaklaşamadık -ki zaten, öyle görünmesi öyle olduğu anlamına gelmiyor çoğu zaman. Bugünden sonra ise herkes kendi bireyselliğini alıp yoluna devam edecek. Daha fazla rol yapmanın alemi yok çünkü.